<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	>

<channel>
	<title>fatihiraz.net</title>
	<atom:link href="http://www.fatihiraz.net/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://fatihiraz.net</link>
	<description></description>
	<pubDate>Mon, 17 Nov 2008 10:04:42 +0000</pubDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.6</generator>
	<language></language>
			<item>
		<title>&#8220;KISA&#8221; bir ara&#8230;</title>
		<link>http://fatihiraz.net/2008/08/13/kisa-bir-ara/</link>
		<comments>http://fatihiraz.net/2008/08/13/kisa-bir-ara/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 13 Aug 2008 11:05:05 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Hayata Dair]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.fatihiraz.net/?p=948</guid>
		<description><![CDATA[


Bir buçuk senedir zihnimize düşenleri kalemimize, okuyup istifade ettiklerimizi sitemize aktarmaya çalıştık. Tahmin etmediğimiz şekilde sizlerin teveccühüne mazhar olduk.
 
Ve şimdi, bir süre ara…
 
Vatani görevini yapmak üzere nasipse 12 Ağustosta birliğime teslim olacağım. 
 
Bu yüzdendir ki her zamankinden daha fazla dua…
Her zamankinden daha fazla amin…
 
Muhabbetle… 
Fatih iRAZ




	Etiket: Hayata Dair

	Benzer Yazılar
	
	Malesef Bu Yazıya [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[
<!-- google_ad_section_start -->
<p style="text-align: center;"><a href="http://farm4.static.flickr.com/3036/2731758886_7b6b60a489.jpg?v=0"><img class="aligncenter" src="http://farm4.static.flickr.com/3036/2731758886_7b6b60a489.jpg?v=0" alt="" width="500" height="348" /></a></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><em style="mso-bidi-font-style: normal;"><span style="font-size: 14pt;"><span style="font-family: Times New Roman;">Bir buçuk senedir zihnimize düşenleri kalemimize, okuyup istifade ettiklerimizi sitemize aktarmaya çalıştık. Tahmin etmediğimiz şekilde sizlerin teveccühüne mazhar olduk.</span></span></em></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><em style="mso-bidi-font-style: normal;"><span style="font-size: 14pt;"><span style="font-family: Times New Roman;"> </span></span></em></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><em style="mso-bidi-font-style: normal;"><span style="font-size: 14pt;"><span style="font-family: Times New Roman;">Ve şimdi, bir süre ara…</span></span></em></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><em style="mso-bidi-font-style: normal;"><span style="font-size: 14pt;"><span style="font-family: Times New Roman;"> </span></span></em></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><em style="mso-bidi-font-style: normal;"><span style="font-size: 14pt;"><span style="font-family: Times New Roman;">Vatani görevini yapmak üzere nasipse 12 Ağustosta birliğime teslim olacağım. </span></span></em></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><em style="mso-bidi-font-style: normal;"><span style="font-size: 14pt;"><span style="font-family: Times New Roman;"> </span></span></em></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><em style="mso-bidi-font-style: normal;"><span style="font-size: 14pt;"><span style="font-family: Times New Roman;">Bu yüzdendir ki her zamankinden daha fazla <strong style="mso-bidi-font-weight: normal;">dua…</strong></span></span></em></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><em style="mso-bidi-font-style: normal;"><span style="font-size: 14pt;"><span style="font-family: Times New Roman;">Her zamankinden daha fazla <strong style="mso-bidi-font-weight: normal;">amin…</strong></span></span></em></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><em style="mso-bidi-font-style: normal;"><span style="font-size: 14pt;"><span style="font-family: Times New Roman;"> </span></span></em></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><em style="mso-bidi-font-style: normal;"><span style="font-size: 14pt;"><span style="font-family: Times New Roman;">Muhabbetle… </span></span></em></p>
<p>Fatih iRAZ</p>
<p style="text-align: center;"><img class="aligncenter" src="http://farm4.static.flickr.com/3005/2730948589_1629b29870.jpg?v=0" alt="" width="500" height="175" /></p>

<!-- google_ad_section_end -->

	Etiket: <a href="http://fatihiraz.net/category/hayata-dair/" title="Hayata Dair" rel="tag">Hayata Dair</a><br />

	<h4>Benzer Yazılar</h4>
	<ul class="st-related-posts">
	<li>Malesef Bu Yazıya Benzer Yazı Bulunamadı</li>
	</ul>

]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://fatihiraz.net/2008/08/13/kisa-bir-ara/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Çalıştay</title>
		<link>http://fatihiraz.net/2008/08/05/calistay/</link>
		<comments>http://fatihiraz.net/2008/08/05/calistay/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 05 Aug 2008 12:55:43 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Düşünce iklimi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.fatihiraz.net/?p=968</guid>
		<description><![CDATA[


Düşünce Seminerleri – 2
Şefkat: Modern Zamanların Yitik Değeri
20-21 Aralık 2008
İçinde yaşıyor olduğumuz asırda niteliğin niceliğe, kelimelerin rakamlara, bireyin topluma feda edildiği bir vakıadır. Böylesi bir ortamda gerek toplumsal gerek bireysel ölçekte “şefkat krizleri” yaşanmaktadır. İnsan kalbinin rengini belirlemesi gereken şefkat boyası bozulmaya uğradıkça, zulüm pasları, kaygısızlık tohumları, hazcılık ateşleri ortaya çıkagelmektedir. Bireylerin manevi sekteye uğramaması [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[
<!-- google_ad_section_start -->
<p style="text-align: center;"><strong><a href="http://farm4.static.flickr.com/3008/2753570546_ff46110058.jpg?v=0"><img class="aligncenter" src="http://farm4.static.flickr.com/3008/2753570546_ff46110058.jpg?v=0" alt="" width="429" height="282" /></a></strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong>Düşünce Seminerleri – 2<br />
Şefkat: Modern Zamanların Yitik Değeri<br />
20-21 Aralık 2008</strong></p>
<p>İçinde yaşıyor olduğumuz asırda niteliğin niceliğe, kelimelerin rakamlara, bireyin topluma feda edildiği bir vakıadır. Böylesi bir ortamda gerek toplumsal gerek bireysel ölçekte “şefkat krizleri” yaşanmaktadır. İnsan kalbinin rengini belirlemesi gereken şefkat boyası bozulmaya uğradıkça, zulüm pasları, kaygısızlık tohumları, hazcılık ateşleri ortaya çıkagelmektedir. Bireylerin manevi sekteye uğramaması için kalbin yeniden şefkate boyanması şarttır. Şefkatle boyanan insan kalbi toplumun halini de “savaş”tan “sevme”ye dönüştürecektir. Ne de olsa bir toplum kendi halini değiştirmedikçe Allah o toplumun üzerindeki hali değiştirmeyecektir.</p>
<p>Pratik hayatta karşılaşılan problemlerin özü beslendikleri felsefelerden kaynaklanmaktadır. Diğer bir ifade ile pratiği belirleyen teoridir. Bu anlamda sancı çeken bir asrın insanının yaşadığı duygusal, mantıksal sıkıntıların ortak bileşeni şefkat mahrumiyeti olarak gözükmektedir. Düşünce semirlerlerinin ikincisinde de şefkat olgusu çeşitli veçheleriyle ve bağlantılarıyla ele alınacaktır. Şefkat değerini hikmetli bir şekilde geri çağırmada ufak bir ses olma ümidi taşıyan bu seminer çalıştay düzeninde olup çalışmalarını sunmak isteyenlere şu alt başlıkları teklif etmektedir.</p>
<p>• Şefkatin ontolojik tazammunları<br />
• Şefkat-Aşk ilişkisi<br />
• Medeniyetin inşasında şefkatin yeri<br />
• Kullukta şefkat<br />
• Bilimin şefkatle ilişkilendirilmesi<br />
• Kainatta şefkat okumaları</p>
<p>Bu alt başlıkların dışında da şefkat ilintili çalışmalar sunulabilir.</p>
<p>Çalıştay Önemli Tarihleri:</p>
<p>15 Ekim – Çalışmanın 1-2 sayfalık detaylı özeti<br />
1 Aralık – Çalışmaların tam metin olarak gönderilmesi<br />
20-21 Aralık – Çalıştay günleri</p>
<p>Bildiri özetlerinizi göndereceğiniz mail adresi:</p>
<p><strong>sefkat2008@gmail.com</strong></p>
<p><strong>Not:</strong> Çalıştayın gerçekleştirileceği yer daha sonra bildirilecektir.</p>

<!-- google_ad_section_end -->

	Etiket: <a href="http://fatihiraz.net/category/dusunce-iklimi/" title="Düşünce iklimi" rel="tag">Düşünce iklimi</a><br />

	<h4>Benzer Yazılar</h4>
	<ul class="st-related-posts">
	<li>Malesef Bu Yazıya Benzer Yazı Bulunamadı</li>
	</ul>

]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://fatihiraz.net/2008/08/05/calistay/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Beden Ötesi: İnsanın mahiyetini anlamaya doğru</title>
		<link>http://fatihiraz.net/2008/08/04/beden-otesi-insanin-mahiyetini-anlamaya-dogru/</link>
		<comments>http://fatihiraz.net/2008/08/04/beden-otesi-insanin-mahiyetini-anlamaya-dogru/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 04 Aug 2008 11:01:04 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Düşünce iklimi]]></category>

		<category><![CDATA[Yunus Cengel]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.fatihiraz.net/?p=956</guid>
		<description><![CDATA[

Prof. Dr. Yunus Çengel
University of Nevada, Reno
Conference on God, Man and Mortality from the Perspective of Said Nursi
School of Government and International Affairs
University of Durham, UK
October 20-21, 2008
ÖZET
Müsbet bilimler gözleme dayanır ve sorgulama ile gelişir. İlmin gelişmesi önündeki en büyük engel ise şartlanmadır ve onun da kaynağı zamanla oluşan alışkanlıktır. İki şeyi her zaman birlikte [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[
<!-- google_ad_section_start -->
<p style="text-align: center;">Prof. Dr. <a href="http://fatihiraz.net/tag/yunus/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Yunus">Yunus</a> Çengel<br />
University of Nevada, Reno</p>
<p style="text-align: center;">Conference on God, Man and Mortality from the Perspective of Said Nursi</p>
<p style="text-align: center;">School of Government and International Affairs<br />
University of Durham, UK<br />
October 20-21, 2008</p>
<p><strong>ÖZET</strong></p>
<p>Müsbet bilimler gözleme dayanır ve sorgulama ile gelişir. İlmin gelişmesi önündeki en büyük engel ise şartlanmadır ve onun da kaynağı zamanla oluşan alışkanlıktır. İki şeyi her zaman birlikte görmeye alışan bir insan, zamanla bu iki şeyi birbirinin parçası veya birini diğerinin kaynağı olarak algılar ve biri olmadan diğerinin olamayacağı hissine kapılır. Zamanla betonlaşıp ülfet oluşturan ve Bediüzzaman’ın ‘iktiran’ olarak nitelendirdiği bu önyargıları kırmak gerçekten çok zordur.</p>
<p>Biz kuvvet, sevgi, öfke ve hatta hayat, görme, işitme vs gibi çok şeyi ancak etkileri maddede görülünce algılıyabiliyoruz ve tabii olarak herşeyin kaynağının madde olduğu kanaatini oluşturuyoruz. Pek de sorgulamadan kendimizi içinde bulduğumuz bu önyargı günümüzde de ilmin üzerine kurulduğu platformu oluşturmaktadır. Bu makalede evren ve varlıklar hakkındaki madde (veya enerji)’den oluşan tek katmanlı mevcut görüş ciddi olarak sorgulanmakta ve varlıklar hakkındaki anlayışımızı derinden etkiliyecek ve hatta değişterecek yeni bir görüş ortaya konmaktadır. Gözlemlere dayanarak tüm varlıkların madde ve madde-dışı (mânâ) unsurlar karışımı olduğu izah edilmekte ve evrenin aslında bildiğimiz madde-enerji katmanı ile beraber çok sayıda madde-dışı katmandan oluştuğu gösterilmektedir.</p>
<p>Çevremizi ve varlıkları algılamamızda genellikle hepsi de maddeyle ilişkili olan beş temel duyumuza dayanırız. Yani maddesi olmayan bir şeyi (akıl ve sevgi gibi) göremeyiz ve yine maddesi olmayan şeylere dokunamayız. Bunun sonucu olarak maddeyi gerçek varlık, maddesi olmayan şeyleri de adeta hayalî varlıklar veya maddî etkileşimlerin tezahürleri olarak görürüz. Aslında madde olarak algıladığımız herşey – atomaltı parçacıklardan galaksilere, mikroplardan insana kadar – madde ve madde dışı olan mânâ karışımıdır. Herşey adeta madde ve mânâ iplikleriyle dokunmuş bir kumaştır. Ve esas olan madde değil, mânâdır. Madde sadece mânâların aslında kendileri de mânâ olan beş duyumuz tarafından algılanmasını mümkün kılan kılıf veya elbisedir. Bediüzzaman’ın ifadesiyele, “Âlem-i cismânî bir tenteneli perde gibi, şu&#8217;le-feşân gaybî avalim üzerinde” ve “âlem-i maddiyat ve şehadet ise, âlem-i melekût ve ervah üstünde serpilmiş tenteneli bir perdedir.” Yani mânâ öz, madde is kabuktur. Mânâ zaman ve mekân üstü, madde is zaman ve mekâna ve dolayısı ile fizik kanunlarına tabidir.</p>
<p>Maddenin temel yapıtaşında hayat, irade, şuur, görme, sevgi ve güzellik gibi şeyler yoktur ve temel yapıtaşlarında olmayan bütününde olamaz. Eğer varsa, bu başka yerden geliyor demektir. Elmasın hakikatı, ancak parıltıların karbon atomlarından değil elmas dışındaki bir ışık kaynağından geldiği farkedilince anlaşılır. Varlıkların, bilhassa insanın, da hakikatı maddedeki hayat gibi onlarca madde-dışı pırıltıların maddenin parçacıklarından değil madde-dışı katmanlardan geldiği farkedilince anlaşılacaktır. Bediüzzaman’ın ifadesiyle, “Hakikî hakaik-i eşya, Esmâ-i İlahiyedir” .</p>
<p><strong>GİRİŞ</strong></p>
<p>Yirminci yüzyılda bilimdeki büyük gelişmelere ve içinde bulunduğumuz zaman dilimine bilgi çağı denmesine rağmen insan büyük etapta bir muamma olmaya devam etmektedir. İnsanların geçmiş davranışlarını anlamak ve gelecek davranışlarını öngörmenin yolu, insanı ve adeta büyük bir insan olan toplumu anlamaktan geçer. Bireylerin ve toplumların tepkileri öngörülenden ciddi farklılık arzediyor ve bizi şaşırtmaya devam ediyorsa, bu bizim insan ve insan topluluklarını tanımaktan hala çok uzak olduğumuzu gösterir. Tıpta nasıl teşhis yanlış veya eksik olunca tedavi bir fayda sağlamıyor ve hastaların dertlerine bir çare bulunamıyorsa, özel ve sosyal hayatta da insanı yeterince tanımadan bireysel ve toplumsal problemleri çözmek mümkün değildir. O yüzden insan ve toplumların problemlerini çözmek ve onlara kalıcı huzur ve saadet sağlamanın başlangıç noktası insanının mahiyetini doğru anlamak olmalıdır. Yoksa önerilen tüm çözümler ve yazılan reçeteler faydasız kalacaktır ve hayal kırıklığı devam edecektir.</p>
<p>Geçtiğimiz asır biyolojik bilimlerde büyük gelişmelere sahne oldu ve biyoteknoloji bugün küresel ekonominin önemli lokomotiflerinden biri haline geldi. Bunun sonucu olarak artık insan bedenini çok daha iyi tanıyor ve rahatsızlıklarını çok daha iyi teşhis ve tedavi edebiliyoruz. Hatta laboratuvarlarda bireylerin kendi genetik yapılarına uygun doku ve organların imal edilebileceği günler pek de uzak değildir. Ama kendini davranışlarla gösteren insan ruhu için aynı parlak tabloyu çizmemiz hiç mümkün görülmüyor. Yani insanın bedeni veya maddî yapısı ile ilgili bilimler hızla gelişip parlak bir gelecek tablosu çizerlerken, insanın ruhu veya manevî yapısı ile ilgili bilimler bu gelişmeleri geriden takip etmişlerdir. Bu manzara bile açıkça göstermektedir ki insanın manevî yapısı ile ilgili mevcut bilgiler büyük etapta eksik, yetersiz ve hatta geçersizdir. Yapılması gereken ilk şey insanın mahiyetini kemikleşmiş önyargılardan ve ezberlerden arındırarak doğru anlamaya çalışmaktır. Bunu da müsbet bilimin kaynağı olan gözlemlere dayanarak yapmalı ve bu konuda Bediüzzaman gibi keskin bakışlı düşünürlerin akıl süzgecinden geçmiş fikirlerinden istifade etmelidir.</p>
<p>Çağımızın temel problemi madde bağımlılığıdır ve temel yanılgısı da herşeyin kaynağının madde olduğu önyargısıdır. Mevcut bilimsel yaklaşımın da temelini oluşturan bu maddecilik fikri bilimden ziyade bir inanç ve ideolojidir. İnsanı temelde bir madde külçesi olarak gören ve hal, hareket ve hislerinin kaynağını maddenin etkileşimlerinin tezahürlerinde arayan bir yaklaşım insanı anlamaktan uzaktır. İnsanı bir tesadüfler zinciri sonucu evrimleşerek teşekkül eden gelişkin bir hayvan türü olarak gören ve üzerine “bilimsel” kılıfı geçirerek koruma altına alınan bir bakış açısının da insanlığa sunabileceği pek bir şey yoktur. İnsanın bir hayvan türü olarak görüldüğü bir platformda insanlığın ulaşabileceği en yüksek nokta, “mutlu hayvan” noktasıdır. Bu da bedenin sağlıklı ve rahat olduğu, tüm ihtiyaçlarının giderildiği ve arzu edilen herşeye mümkün olduğunca ulaşıldığı bir duruma karşılık gelir. Bu mutluluk reçetesinin insanlar için ne derece geçerli olduğu tartışmalara açıktır.<br />
Beden olarak bakıldığında insan ile hayvan arasında gerçekten de fazla bir fark yoktur. Hayvana nisbeten insan çok daha zekidir, birlikte yaşamaya muhtaçtır ve ihtiyaçlarını birbiriyle alış-veriş yaparak karşılar. O yüzden insanlar genellikle “akıllı hayvan,” “sosyal hayvan” ve “ekonomik hayvan” olarak tanımlanmışlardır. İnsanların hayvanlardan dikkat çekici diğer bir farkı da alet kullanması ve bir şey yapmaya başlamadan önce gerekli tüm malzemeleri bir araya getirmesidir ki bu da hayal gücünü gösterir. Ancak insan ile hayvan arasındaki farklar bunlarla sınırlı değildir. Mesela insan geçmiş ve gelecek ile yakından ilgilidir ve idrakı yani anlayış ve algılayışı tüm zamanları kapsıyacak genişliktedir. Bedenen bulunduğu yerde içinde olduğu anı yaşarken hayalen, aklen ve kalben tüm zaman ve zeminlerde gezebilir, geçmiş ve gelecekten elem ve zevk alabilir ve adeta ruhen çok geniş bir zaman diliminde yaşayabilir. O yüzden bedenen cennet gibi bir hayat yaşıyorken geçmişten gelen elemler ve gelecekten gelen korkularla, hayvandan farklı olarak, ruhen cehennem azabı çekiyor olabilir. Veya kendisi her bakımdan rahat ve mutlu iken empati ile başka insanların, bilhassa yakınlarının, ızdırabı hazır keyfini kaçırır ve onların acısıyla gözyaşı döker. Bediüzzaman’ın ifadesiyle, “İnsan, herbir zîhayatla alâkadardır. Bu itibarla insan her zîhayatın saadeti ile saidleşir ve elemleri ile müteessir olur. &#8230; Annesiz aç bir çocuğun ağlamasından müteessir ve acıyan bir vicdan sahibi, elbette vâlidelerin çocuklarına olan şefkatlerinden zevk alır, memnun ve mahzuz olur.” Hayvanlar ise – şefkat hissiyle donandıkları annelik dönemleri hariç – acı içindeki hemcinsleriyle hemhal olmazlar ve hayatları normal seyrinde devam eder.<br />
Maddesi itibariyle dünya evren içinde ve insan da dünya içinde bir nokta bile değildir. Yani insanın beden olarak varlığı ancak nokta içindeki bir noktadan ibarettir. Ama mânâsı yani ruhu itibariyle ve akıl, hayal, kalp ve istidat gibi herşeyi kuşatan manevî uzuv ve hisleriyle öyle bir büyüklüğü vardır ki koca dünya hayalinde bir nokta gibi kalır. İnsanın manevî uzuvlarıyla aldığı lezzetler de elemler de – gelişkinliklerine bağlı olarak – bu büyüklükleriyle orantılıdır. İnsan ile hayvan arasındaki farkın büyüklüğü de maddede değil mânâdır.</p>
<p>Maddî uzuv veya organ olarak insanlar arasında pek bir fark yoktur ve hepsi adeta birbirinin aynıdır. Kişilerin boy ve kiloları bir miktar farklılık arzetse de bir insanın kıymeti ve hayattan aldığı lezzet ve elemlerin büyüklüğünün bedeninin büyüklüğü ile pek fazla bir alakası yoktur. Birisi için “büyük insan” dendiği zaman herhalde akla kişinin boy veya kilosunun büyüklüğü gelmez. Manevî uzuvlar açısından ise iki insan arasındaki fark dünyalar kadar büyük olabilir. Mesela yavrusu için hayatını tehlikeye atan bir anne şefkat kahramanı olarak göklere çıkarılırken masum bir yavruyu öldüren bir kişi de canavar olarak yerin dibine indirilir. Bilimle uğraşıp aklen yücelen insanlar baş tacı edilirken, geniş halk kitleleri vasat insan muamelesi görürler. Bir insan yüksek ahlakî değerleriyle adeta ilaç gibi topluma şifa olurken bir diğeri hırs ve gadabıyla insanlığa zehir olabilir. Kısacası iki insan arasındaki fark iki hayvan türü arasındaki farktan çok daha fazla olabilir ve bu fark maddede değil tamamen mânâda yani ruhtadır.</p>
<p>İnsan ile hayvan arasındaki en çarpıcı fark, sahip oldukları midelerin sayısındadır. Hayvanlarda bir, insanlarda ise birçok mide vardır. Acıktığımız zaman yediklerimizi öğüten hepimizin bildiği maddî mide insanlarda da hayvanlarda da esas olarak aynıdır. Bu maddî midenin gıdası yeryüzünü adeta müstesna bir sofraya çeviren envai çeşit yiyeceklerdir. İnsanlardaki diğer mideler insan olmakla ilgilidir ve hepsi madde dışı yani manevîdir. Mesela akıl bir midedir ve gıdası bilgidir. Sevme hissi bir midedir, gıdası sevgidir. Cömertlik veya ikram hissi bir midedir ve gıdası ikram etmek veya edilmektir. Maddî veya manevî tüm mideler beslendikçe büyür, aç kaldıkça da cılızlaşır. Tüm midelerin açlıkları azap, doymaları ise hazdır.</p>
<p>Bildiğimiz mideden beslenen maddî uzuvların büyümelerinde bir sınır vardır. Ama manevî uzuvlar için böyle bir sınır söz konusu değildir. Bazen hırs veya düşmanlık gibi tek bir his o kadar gelişir ve kök salar ki adeta tüm insana hükmeder. Bedendeki maddî uzuvların hepsi iyidir ve bir faydaya yöneliktir. Manevî uzuvlar için ise iyilik esas olmasına rağmen iyi ve kötü hepsinin tohumları insanın fıtratına serpilmiştir ve bunlar arasından hangileri sulanır ve beslenirse ancak onlar gelişir. Diğerleri kuru bir tohum gibi uyumaya devam eder. İnsan bedeni bir bahçenin toprağı gibidir. Bahçenin kıymeti toprağından ziyade üzerinde büyüyen bitkilerin kıymeti ile orantılıdır.</p>
<p><strong>MADDE-ODAKLI VE ESMA-ODAKLI <a href="http://fatihiraz.net/tag/baki/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Baki">BAKI</a>Ş AÇILARI</strong></p>
<p>Materyalist dünya görüşü insan dâhil herşeyin büyük patlama ile başlıyan bir tesadüfler zinciri sonunda oluşan ve madde-enerjiden ibaret olan manasız varlıklar olduğunu iddia eder. Bediüzzaman ise maddenin mana âlemleri üzerine serpilmiş bir tül olduğunu ifade eder ve asıl varlığın made-dışı yani mânâ olduğunu söyler. Kâinata bir kitap yerine mürekkepli kâğıt yığını olarak bakarak varlık âleminin mahiyetini anlamak mümkün değildir. Bediüzzaman’a göre gerçek marifet, kâğıt ve mürekkebi aşıp yazıları anlamaktır.</p>
<p>Bediüzzaman, materyalist felsefe ve Kur’an odaklı felsefenin bakış açılarını 12nci Söz’de bir san’at harikası olan kâinatı mücevherlerle yazılmış bir Kur’an’a benzeterek izah eder. Bu risalede varlıkların kâinat sayfalarında kudret (madde-enerji) kalemiyle yazılmış ayetler olduklarından bahseder ve her bir varlığın o sayfalarda manalı bir harf olduğunu ifade eder. Varlıklara da mana-yı harfî nazarıyla yani sanatkârları hesabına bakmanın önemine vurgu yapar. Bediüzaman’a göre varlıklara mana-yı ismî nazarıyla yani kendi hesaplarına bakmak manasız şeylerle iştigaldir ve ilim değil cehildir.</p>
<p>Bilimde en yaygın önkabullerden biri herşeyin kaynağının madde olduğu görüşüdür. Bu görüş milattan öncesine Stoik filozoflara dayanır ve içinde bulunduğumuz modern çağda doğruluğu sorgulanmayan gerçeklerin başında gelir. Hayret verici olan şudur ki bu fikir hiçbir zaman test edilmemiştir ve o yüzden bilimsel bile degildir. Büyük patlama teorisi de bilimden ziyade inanç olan bu “sırf madde” evren fikrinin kök salmasına yardımcı olmuştur.</p>
<p>Bilimsel tezlerde ilk şart, tezin gözlemler ve mevcut bilimsel deliller ile uyumlu olması ve gerekli testleri geçmesidir. Fakat herşeyin madde ve sadece maddeden yapılmış olduğu fikri en basit testleri bile geçemez. Mesela birbirinin aynı olan iki gül, birisi ezilip çamur haline getirildikten sonra bile madde olarak birbirinin aynıdır. Ama bu ikisi çok farklıdır ve güzellik, san’at ve düzen gibi bütün bu farklar madde olmadığına göre madde dışı yani mânâdır.</p>
<p>Biz herşeyi – kuvvet, sevgi, öfke ve hatta hayat, görme, işitme vs – ancak etkileri maddede görülünce algılıyabiliyoruz ve tabii olarak herşeyin kaynağının madde olduğu yanılgısına düşüyoruz. Pek de sorgulamadan kendimizi içinde bulduğumuz bu önyargı günümüzde de bilimin üzerine kurulduğu platformu oluşturmaktadır. Bediüzzaman kâinat ve varlıklar hakkındaki madde (veya enerji)’den oluşan tek boyutlu görüşe hiç rağbet etmemiş ve edenleri de eleştirmiştir. Kendisine yöneltilen &#8220;Sen necisin, bu meşâhire karşı meydana çıkıyorsun? Sen, bir sinek gibi olup da kartalların uçmalarına karışıyorsun!&#8221; itirazına da “onları gark eden madde ayağımı da ıslatamadı” karşılığını vermiştir. Bediüzzaman’a göre madde-enerji, sadece Kadir isminin bir tecellisidir. Madde-dışı tüm vasıflar ise diğer kutsal isimlerin yansımalarından ibarettir. Mesela canlılık ‘Hay’ isminin, karekter ‘Ferd’ isminin, şefkat ‘Rahim’ isminin ve faydalılık ve bir gayeye yöneliklik ‘Hakîm’ isminin tecellileridir. Bediüzzaman böylelikle tüm mevcudatı esma-i ilahiye ve dolayısıyla Allah ile irtibatlandırır:<br />
“Herşeyden Cenâb-ı Hakk&#8217;a karşı pencereler hükmünde çok vecihler var. Bütün mevcûdâtın hakaikı, bütün kâinatın hakikatı; Esmâ-i İlahiyeye istinad eder. Herbir şeyin hakikatı, bir isme veyahut çok Esmâya istinad eder. Eşyadaki sıfatlar, san&#8217;atlar dahi, herbiri birer isme dayanıyor. Hattâ hakikî fenn-i hikmet, &#8220;Hakîm&#8221; ismine ve hakikatlı fenn-i tıp &#8220;Şâfi&#8221; ismine ve fenn-i hendese &#8220;Mukaddir&#8221; ismine ve hâkezâ herbir fen, bir isme dayandığı ve onda nihayet bulduğu gibi, bütün fünun ve kemâlât-ı beşeriye ve tabakat-ı kümmelîn-i [kâmiller] insâniyenin hakikatları, Esmâ-i İlahiyeye istinad eder. Hattâ muhakkikîn-i evliyanın bir kısmı demişler: &#8220;Hakikî hakaik-i eşya, Esmâ-i İlahiyedir. Mahiyet-i eşya ise, o hakaikın gölgeleridir.&#8221; Hattâ birtek zîhayat şeyde, yalnız zâhir olarak yirmi kadar Esmâ-i İlahiyenin cilve-i nakşı görünebilir.”</p>
<p>Bediüzzaman, tüm varlıkların Allah’ın isimlerini yansıtan aynalar olduklarını ve esmayı en kapsamlı ve en parlak tarzda gösteren aynanın da insan olduğunu söyler ve insanları kendilerini okumaya davet eder: “İnsan, üstünde nakışları görünen Esmâ-i İlâhiyyeye âyinedârlık eder. Otuzikinci Söz&#8217;ün Üçüncü Mevkıfının başında bir nebze izâh edilen insanın mahiyet-i câmiasında nakışları zâhir olan yetmişten ziyade esmâ vardır. <a href="http://fatihiraz.net/tag/mesel/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Mesel">Mesel</a>â: Yaradılışından Sâni&#8217;, Hâlık ismini ve hüsn-ü takviminden Rahman ve Rahîm isimlerini ve hüsn-ü terbiyesinden Kerim, Lâtif isimlerini ve hâkezâ&#8230; Bütün â&#8217;za ve âlâtı ile cihazat ve cevârihi ile letâif ve mâneviyatı ile havas ve hissiyatı ile ayrı ayrı esmânın ayrı ayrı nakışlarını gösteriyor. Demek nasıl esmâda bir ism-i âzam var, öyle de o esmânın nukuşunda dahi bir nakş-ı âzam var ki: O da insandır. Ey kendini insan bilen insan! Kendini oku&#8230; Yoksa hayvan ve camid hükmünde insan olmak ihtimali var!” Bu ifade, bazen yanlış anlamalara sebep olan “Allah insanı Rahman suretinde yaratmıştır” hadisini ve Hırıstiyan âlemindeki karşıtı “İnsan Allah’ın imajında yaratılmıştır” sözünü de izah etmektedir.</p>
<p><strong>VARLIKLARA YENİ BİR <a href="http://fatihiraz.net/tag/baki/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Baki">BAKI</a>Ş</strong></p>
<p>Mânâ veya madde-dışı varlıklara ışık tutmak için birçok basit zihinsel deneyler yapabiliriz. Mesela 99 gram kâğıt ve 1 gram mürekkepten oluşan 100 gramlık bir kitabı göz önüne alalım ve bunu üzerine rasgele 1 gram mürekkep dökülmüş 99 gram kâğıt ile karşılaştıralım. Madde olarak, 100 gramlık bir kitap ile 100 gramlık mürekkepli kâğıt arasında hiçbir fark yoktur. Bunları madde tahlili yapan bir laboratuvara göndersek, her ikisi de aynı tahlille geri gelir. 100 gramlık kitap ile 100 gramlık mürekkepli kâğıt madde olarak aynı olduğuna göre, bunların aralarındaki her fark mânâ ile alakalıdır ve dolayesi ile manevîdir. İşte kitap için mânâ denen şey, kâğıt ve mürekkep dışındaki herşeydir. Kitap görünüşte mürekkep ve kâğıttan oluşan, gözle görülen ve elle tutulan maddî bir varlıktır. Ama aslında kitabı kitap yapan içindeki mânâlardır ve kitabın maddesi manevî varlığı olan mânâsı yanında bir hiç gibi kalır. Zaten son yıllarda gittikçe yaygınlaşan ve onlarcası bir tek CD’ye veya flashcarda sığan elektronik eKitapların ne kâğıdı vardır, ne de mürekkebi. Kelimeler adeta ekran sahifelerinde ışığa dönüştürülen elektrik enerjisiyle istenilen renkte yazılıp bozulabilmektedir. Hatta denilebilir ki kitap denen şey mânâların sahifelerde görünmesini sağlayan bir perdedir, bir ekrandır, bir kılıftır, bir dürbündür.</p>
<p>Madde ve mânâ ilişkisini anlamaya yardımcı olacak diğer bir örnek de güldür. Şöyle ki: Birbirinin tamamen aynı olan iki gül alalım ve bunlardan birisini iyice ezerek çamur haline getirelim. Sonra da bu iki gül arasında bir fark olup olmadığını soralım. Herhalde böyle bir soru çok tuhaf bulunur ve gülün bir parça çamur ile mukayese edilemiyeceği söylenir. Ancak gül ile onun çamur ikizi bir kimya laboratuvarına gönderilecek olursa, her ikisinin eşdeğer olduğu raporu gelecektır. Yani madde olarak, bir gül ile onun ezilmesinden oluşan çamur arasında hiç bir fark yoktur. Ama bunlar farklıdır ve aralarındaki fark madde olmadığına göre tamamen mânâdır. (Hiç kimse herhalde bunlar madde olarak aynı şeydir diye gül yerine gül çamuru vermeyi düşünmez). Demek gülün çamurunda olmayan her özellik ve hasiyet mânâ ile alakalıdır ve mânâsı yanında gülün maddesinin kıymeti neredeyse bir hiçtir. Yani gülü gül yapan maddesi değil, o maddede tezahür eden mânâdır. Gül adeata bir mânâ taşıyıcısıdır ve güzel mânâlar göndermek istendiğinde akla gelen ilk şey güldür. Gülü alan kişi de gülün maddesini değil, gönderilen güzel mânâları alır ve hisleriyle masseder ve zevkeder. Tabi yanlışlıkla gözü maddeden başka bir şey görmeyen mânâdan habersiz birilerinin eline geçmezse – inek veya eşek gibi. İşte insan ile hayvan arasındaki en temel fark, bu tür yüzlerce manevî hisler ve midelerdir. Yani hayvanda bir, insanda ise yüzlerce mide vardır ve bunların biri hariç hepsi mânâ ile alakalıdır. O yüzden yemek için yaşamak aslında insanlıktan istifa etmektir.</p>
<p>Gülü güzel yapan herhalde atomlarındaki güzellik değildir. Zira canlı bir güldeki bir hidrojen veya azot atomu ile ezilip çamur haline getirilmiş bir güldeki hidrojen veya azot atomu tamamen aynıdır – elmas ile grafitteki karbon atomlarının aynı olması gibi. Parçalarında olmayan bir şey bütününde olamıyacağına göre (korunum kanunu), gülün güzelliği kendisinden yani maddesinden değil, dışarıdan gelir – aynen elmasın göz kamaştıran pırıltılarının dısarıdaki bir ışık kaynağından geldiği gibi. Gül ve diğer güzel şeylerin özelliği, bu güzelliği alıp yansıtabilmeleridir – aynen elmasın özelliğinin ışığı alıp büyüleyici bir şekilde yansıtabilmesi olduğu gibi. Bu da evrende madde (ve zaman) ile ilgisi olmayan yaygın bir güzelliğin ve dolayesi ile bir güzellik katmanının, olmasını gerektirir. Eski Yunanlılar bile bu mânâyı hissetmişler ki bu katmanı “güzellik tanrıçası” Venüs veya Aphrodite olarak kutsallaştırmışlardır.</p>
<p>Başka bir örnek olarak da bir sineği gözlemleyelim. Diğer canlılar gibi, sineğin de temel yapı taşları hidrojen, oksijen, azot ve karbon atomlarıdır. Bunlar da diğer atomlar gibi elektron, proton ve nötronlardan oluşur. Yani tüm varlıklar, canlı olsun cansız olsun, atomlardan (veya elektron, proton ve nötronlardan) yapılmışlardır ve bu temel yapı taşlarını bir arada tutan harç da kuvvetlerdir. Şimdi yeni ölmüş bir sineği canlı bir ikizi ile yan yana koyup karşılaştıralım. Ölümle madde kaybı veya kazancı olmadığı için, bu iki sinek madde olarak birbirinin aynıdır. Hatta eğer canlı sinek hareketsizse, canlıyı ölüden ayrırmak baya zordur. O zaman diyebiliriz ki canlı ve ölü sinek arasındaki her fark – hayat, görme, işitme, nizam, güzellik, şuur, sevgi, vs – madde-dışıdır yani mânâdır.</p>
<p><strong>HAYAT</strong></p>
<p>Canlıların temel yapıtaşı olan atom veya moleküllerde hayat diye bir unsur yoktur. Yapıtaşında olmayanın bütününde olamıyacağına göre, hayat madde olamaz. O halde hayat, madde-dışı bir şeydir, yani mânâdır ve zaman ve mekâna tabi değildir. O zaman evrende yaygın bir ‘hayat’ katmanı vardır ve bu hayat ışığını alabilen her şey – maddî vücudu olsun veya olmasın – canlıdır.</p>
<p>Gözlemler, dünyadaki tüm canlıların ortak vasfının su içermeleri olduğunu gösteriyor. Bu yüzden başka gezegenlerde hayat aramak, su arayarak yapılır. Ama su, hayatın kaynağı değildir ve olamaz. Çünkü iki hidrojen ve bir oksien atomundan oluşan su molekülünde hayat diye bir şey yoktur ve suyun kendisinde olmayan bir şeyin kaynağı olduğu iddiası abestir – aynen rengârenk pırıltılarıyla göz kamaştıran elmasın ışık kaynağı olduğu iddiası gibi veya televizyon aletinin ekranında görülen görüntülerin kaynağı olduğu iddiası gibi.</p>
<p><strong>İRADE</strong></p>
<p>Büyük patlama ile öngörülen maddî evrende herşey fizik kanunlarına tabidir ve dolayesi ile canlı veya cansız herşeyin hangi hareketi yapacağı önceden bellidir. ‘Determinizm’ olarak bilinen bu felsefik görüşe göre fizik kanunlarını ihlal anlamına gelen irade diye bir şey olamaz. Zaten maddenin yapıtaşlarında irade diye bir unsur yoktur. Ancak irade’nin varlığı gözlemlerle sabittir, ispatlanabilir ve dolayesiyle bilimsel bir gerçektir. Cansızlarda fizik kanunları tam hâkimdir ve cansız maddelerin bir etkiye nasıl tepki vereceği önceden bellidir. Ancak kast ve irade sahibi canlılarda durum böyle değildir. Bu gözlem bile tek başına evrenin yalın madde-enerjiden oluştuğu önkabulunu yıkmaya yeterlidir. Zaten madde-dışı bir irade boyutu olmasaydı, gelecek net olarak bilinecekti ve insanlar adeta şuursuz robotlar gibi olacaktı. Ve de yaptıklarından sorumlu olmayacaklardı – aynen arızalanan bir robotun sebep olduğu zarardan sorumlu tutulamıyacağı gibi.</p>
<p>Maddeye olan bu çakılmışlık önde gelen birçok düsünürü bile müşkül durumda bırakmıştır. Mesela Albert Einstein fiziğe olan kesin inancı yüzünden katı bir gerekirci oldu ve insanların bile serbest iradesinin olmaması gerektiğini ifade etti: “Insanların hareketleri bilardo topu, gezegenler ve yıldızların hareketleri kadar önceden bellidir. İnsanların hareketleri kontrolleri dışında fizik ve psikolojik kanunlarca belirlenir. Bir böcek için de belirlenmiştir, bir yıldız için de. Hepimiz - insanlar, bitkiler veya kozmik toz – görülmez bir müzisyenin uzaklarda ahenkle çaldığı esrarengiz bir nağmeye dansediyoruz.” Esma açısından bakılınca irade şuur sahibi canlılarda madde-dışı ‘Mürid’ isminin bir tecellisi olarak görülür, ve problem kendiliğinden hallolur.</p>
<p><strong>FİZİK KANUNLARI</strong></p>
<p>Kanun ve kurallar tüm dünyada düzen ve huzurun temelleridir ve bu, evrende de böyledir. Mesela sadece yerçekimi kanunu iptal oluverse herşey havada uçuşmaya başlar, ve tam bir kaos olur. Bir ülkedeki kanunlar o ülkede yaşıyanların genel iradesini, evrendeki kanunlar da tüm evrende hükümferma olan evrensel iradeyi yansıtır. Ülkelerde polisiye kuvvetler bireylerin kanunlara itaatini sağlar. Evrende ise bu işi evrensel kuvvetler ve etkiler yapar - yer çekimi kuvvetinin dünyada herşeyin yerçekimi kanununa itaatini sağlaması gibi.</p>
<p>Kanunlar madde değildir ve o yüzden de zaman ve mekân sınırlamalarına tabi değildir. Böylelikle her yerde geçerlidir, ama hiçbir yerde değildir. Einstein’in ifadesiyle “evrenin kanunlarında bir ruh tezahür eder.” Maddenin her zerresinin tüm kanunlara tam itaati ve kanunların ancak maddedeki tezahürüyle görülüp bilinmesi, kuvvet gibi, kanunların da kaynağının madde olduğu önyargısını oluşturmuştur. Ama maddenin temel yapıtaşı olan parçacık veya dalgalarda kanun diye bir unsur yoktur – aynen kanunlara itaat eden insanların vücutlarında ‘kanun’ maddesi diye bir unsur olmaması gibi. Hatta denebilir ki evrendeki tüm kütle yok olsa da kütlelerin çekim kanunu ve hiçbir ısı iletimi olmasa da (tüm evrenin aynı sıcaklıkta olması durumu gibi) ısının iletimi kanunu geçerlidir. Aynen bir ülkede belli bir yılda hiç gelir vergisi toplanmamış olsa bile vergi kanununun gelirin veya gelir üreten insanların parçası olmamasından dolayı o ülkenin tamamında hala geçerli olması gibi.</p>
<p>“Değişik bir Evren” adlı kitabında, 1998 Fizik Nobel Ödülü sahibi Robert Lauglin, fizik kanunlarının kaynağının mikro âlemde olmadığını ve makro âlemde hiç yoktan tezahür ediverdiğini ifade eder: “Fiziğin en temel kanunları – Newton’un hareket kanunları ve Kuantum mekaniği gibi – aslında tezahürseldir. Bu kanunlar büyük madde yığınlarının özellikleridir ve onların kesinliği çok yakından tetkik edildiğinde, hiçlik içine kayboluverirler.” Başka bir ifadeyle, fizik kanunları hükmettikleri maddeden kaynaklanmazlar; onlar dışarıdan bir yerden geliverirler – yani bildiğimiz madde-enerji evreni dışından. Hava durumu gibi bazı basit organizasyon fenomenlerini inceledikten sonra şu kanaata varır: “Bu basit durumlarda biz ispat edebiliyoruz ki organizasyon kendine has bir mana ve hayat kazanabilir ve kendisini oluşturan parçalarına nüfuz etmeye başlıyabilir. O yüzden fizik biliminin bize söylemesi gereken şey bütünün parçalarının toplamından fazla olmasının sadece bir kavram değil fiziksel bir fenomen (hadise) olduğudur. Tabiat sadece mikroskopik kurallar tabanı tarafından değil, aynı zamanda güçlü ve genel organizasyon prensipleriyle düzenlenmektedir.” “Fizik kanunu genellikle yalın düşünceyle öngörülemez, deneysel olarak keşfedilmesi lazımdır.” Bunlar, gözlemlere dayalı olarak, bütünün Büyük Patlama kaynaklı madde-enerjiden oluşan parçalarının toplamından daha fazla olduğunu tesis eden çok kuvvetli ifadeler. O halde bütündeki ‘fazla’lar madde-dışı veya mana olmak ve Bediüzzaman’ın ‘Esma’ olarak tabir ettiği madde-dışı evrenlerden gelmek zorundadır.</p>
<p><strong>KAREKTER VE FERDİYET</strong></p>
<p>Elementlerin temel yapı taşı olan atomlar elektron, proton ve nötronlerdan oluşur ve evrende bir kısmı tabii olarak bulunan bir kısmı da laboratuvarda füzyon ile üretilebilen 100’den fazla element vardır. Bu elementlerin temel farkı çekirdeklerindeki proton sayısıdır. Mesela hidrojen atomunda 1, karbonda 6, demirde 26, ve altında 79 proton vardır. Ama tüm protonlar birbirinin aynıdır – aynen pirinç taneleri gibi. Şimdi düşünelim: Eğer 6 pirinç tanesini birlikte sıkı sıkı bağlayınca 6’lık bir pirinç dizesi yerine bir mısır tanesi, 26 tanesini bağlayınca bir bakla ve 79 tanesini bağlayınca bir fındık oluyorsa, bunda bir iş var demektir. Veya, 6 beyaz adam bir araya gelip kenetlenince dev bir zenci adama, ve ayrıldıkları zaman da tekrar 6 beyaz adama dönüyorlarsa&#8230; Daha da acaibi, iki mühendis kenetlenince bir tıp doktoruna ve üç mühendis kentlenince bir avukata dönüyorlarsa&#8230; Herhalde “pes” deriz.</p>
<p>Karbon, demir ve altının karekterleri birbirinden çok farklıdır, ama belli ki bu karekterler protonların kendilerinden gelmiyor. Çünkü protonlarda ne karbon karekteri vardır, ne demir, ne de altın. Hatta öyle görülüyor ki karbon veya demiri altına çevirmek gayet mümkün – yapmamız gereken tek şey nükleer santrallarda uranyum atomunu parçaladığımız gibi karbon veya demir atomlarını parçalayıp açığa çıkan protonları 79’luk guruplar halinde biraraya getirmek.</p>
<p>Benzer şekilde, iki hidrojen atomu ile bir oksijen atomu bir araya getirilirse, bu bir gaz karışımı olur ve karışım hidrojen ve oksijenin özelliklerini taşır. Ama iki hidrejen ve bir oksijen kimyasal bir bağ ile birbirine bağlanırsa, özellikleri tamamen değişik olan “su” oluşur. Kimyasal bağları sağlayan kuvvette su veya başka bir bileşik madde karekteri olmadığına göre, bileşimlerin karekterleri nereden geliyor? Öyle görülüyor ki evrende karekterin kaynağı madde-dışı yaygın bir ferdiyyet katmanı vardır, “Ferd” ismi tüm varlıklarda güneş gibi parlamaktadır.</p>
<p><strong>SEVGİ VE ŞEFKAT</strong></p>
<p>Kâinatta sevgi ve sevginin muhtelif çeşit ve derecelerinin varlığı konusunda herhalde kimsenin bir şüphesi yoktur. Hatta Bediüzzaman, sevgiyi yaratılışın mayası olarak görür: “Muhabbet, şu kâinatın bir sebeb-i vücududur. Hem şu kâinatın râbıtasıdır.” Sevgilerin de en halisi ve en yücesi her türlü maddî ve manevî menfaat duygularından arınmış olan şefkattir. Kâinatta yaygın bir anne şefkatinin varlığı gözlemlerle sabittir ve “tabiat ana” tabiri bu gerçeğin bir ifadesidir. Bediüzzaman, vahşi hayvanlarda bile görülen bu şefkate işaret eder ve dikkatlleri bu şefkat pırıltılarının kaynağına çevirir: “[Rahmet] hattâ ağacın başındaki yuvada kanatsız, zayıf kuşçuklara annelerini emirber nefer gibi gezdirir, rızıklarını getirttirir. Ve aç bir arslanı yavrusuna müsahhar eder, elde ettiği bir eti yemeyip yavrusuna yedirir.”</p>
<p>Şefkat hissinin gıdası şefkat etme ve edilme, yani şartsız ve karşılıksız sevme ve sevilmedir. O yüzden maddî menfaat ve maddî hazlara dayalı materyalist felsefede şefkat diye birşey yoktur ve olamaz. Neticede en ulvî bir his olan şefkat, en süflî bir his olan maddî cazibe yani şehvet ile karıştırılmıştır ve bu derin yanılgı bilim diye takdim edilmiştir. Şefkat en parlak tarzda annelerde tecelli eder ve onları adeta cisimleşmiş şefkate çevirir. Ancak insanların temel yapı taşları olan hücrelerinde “şefkat” diye maddî bir unsur yoktur ve dolayesiyle varlığı tecrübelerle sabit olan şefkat madde değil mânâdır. O halde kâinatta zaman ve mekân üstü yaygın bir şefkat katmanı vardır ve en şafkatli varlıklar bu katmandan gelen şefkat ışınlarını bir elmas gibi en yoğun tarzda alıp yansıtabilenlerdir. Bediüzzaman’a göre varlığı apaçık görülen bu şefkat âlemi ‘Rahîm’ isminin bir cilvesidir: “Kâinatta hadsiz rahmetin mevcudiyeti ve hakikatı, aynen güneşin ziyası gibi görünür. Ve ziyanın güneşe kat&#8217;î şehadeti misillü, bu geniş rahmet dahi, perde arkasında bir Rahman-ı Rahîm&#8217;e şehadet eder.” Yine der ki “Bütün vâlidelerin şefkatleri, ancak bir lem&#8217;a-i tecelli-i rahmettir.”</p>
<p><strong>KARŞILIKSIZ VERMEK</strong></p>
<p>İnsanlarda en sevilen hasletlerden biri cömertlik ve ihsandır. Herkes ikram edilmekten hoşlanır ve ikramın büyüklüğüyle orantılı bir lezzet alır. Bu lezzetin hem anlık olan bir maddî boyutu – ki bu hayvanlarda da vardır – hem de zaman üstü olan insanlara has manevî bir boyutu vardır. Mesela hediye edilen bir paket çikolatadaki en büyük lezzet onları yerken damakta oluşan geçici lezzet değil, a paketi alırken kalpte oluşan ve beraberinde sevgiyi, düşünceyi ve teşekkürü getiren ve akla geldikçe ve düşünce ile eşelendikçe tazelenen kalıcı lezzettir. Yoksa verilen çikolatalara adeta saldırıp onları oburca yemek adeta hayvanlıktır. Bir demet gül bir öküz için bir anlık bir yeme lezzetinden öte bir şey değildir. Ama aynı gül demeti bir insan için – maddî lezzet boyutu bir hiç olmasına rağmen – taşıdığı manalardan dolayı tükenmez bir lezzettir. Bu geniş insanlık boyutunun farkında bile olmayıp hayvanlar gibi hayatını anlık fizikî lezzetler peşinde koşarak geçirmek ise bir mahrumiyettir ve insanlık hasiyetlerinin israfıdır.</p>
<p>Maddî açıdan bakıldığında karşılıksız vermek kişinin menfaatine zıttır ve dolayesi ile aptallıktır. Bu, hayatın gayesini ‘menfaat sağlamak’ ve ilişkilerin temelini ‘ortak menfaat’ olarak gören materyalist düşünceye tamamen zıttır. Görünüşte alan kârda, veren ise zarardadır. Ama cömert insanların verdikçe aldığı ve kendini “verme zevki” olarak hissettiren manevî bir haz vardır. Cömertlik, insanlarda en ulvî hislerden biridir ve bu hissin gıdası vermek yani ikram etmektir. Vererek gıdalanan bu manevî mide verdikçe büyür ve gelişir ve insan için tükenmez bir lezzet kaynağı olur. Veren kişinin insanlık hasebiyle aldığı lezzet, alanların memnuniyetlerinin toplamından büyüktür. Başkalarını memnun etme hisleri yani insanlık mideleri gelişen kişiler için ikram etmek ve bir güzel söz veya bir tebessümle bile olsa başkalarını memnun etmek, daimî bir lezzet ve memnuniyet kaynağıdır.</p>
<p><strong>İLİM</strong></p>
<p>Bediüzzaman varlıkların maddi vücutlarıyla beraber onların adeta ilimle örülmüş matrisleri olan ilmî vücutlarını da nazara verir. Gözlemlerle sabittir ki atomdan galaksilere her şeyin madde-dışı sağlam bir ilmî yapısı vardır ve herşey âdeta bir ilim ağı ile örülmüştür (hücre ve cep telefonu gibi). Bilimsel çalışma denen şey varlıkların bu ilmî vücudunu tam ve doğru olarak ortaya çıkarma gayretlerinden ibarettir. Bu da varlıkların yapısındaki ilim pırıltılarını gözlemliyerek, pırıltıların kaynağı olan evrensel ilim güneşini akıl gözü ile görmek ve göstermekle yapılır. <a href="http://fatihiraz.net/tag/mesel/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Mesel">Mesel</a>â bir hücrenin kütlesi bir gramın milyarda biri kadardır. Ama yok denecek kadar küçük olan o hücrede gözlenen ilim ciltler dolusu kitapları doldurmuştur. O yüzden bir hücrenin maddî vücudu ilmî vucudunun yanında adeta bir hiçtir. Hücre adeta bu bilgilerin tecessüm etmiş halidir.</p>
<p>Evrende herşeyin ilim ile yapılıyor olması ve adeta varlıklardan ilim ışıldaması evrende herşeye nüfuz eden yaygın bir ilim ışığının varlığını gösterir – aynen elmastaki ışık pırıltılarının çevrede yaygın bir ışık âleminin varlığını göstermesi gibi. Ancak varlıkların temel yapıtaşlarında “ilim” diye maddî bir unsur yoktur ve dolayesiyle varlığı konusunda hiçbir şüphe bulunmayan ilim madde değil mânâdır. Ve evrende yerçekimi kuvveti gibi herşeye nüfuz eden ve zaman ve zemin üstü yaygın bir ilim katmanı vardır. Bu madde-dışı (mânâ) ilim katmanından gelen ilim ışığı bildiğimiz ışıktan farklı olarak maddî beden gözü ile değil manevî akıl gözü ile algılanabilir. Bediüzzaman bu nuranî âlemi ‘Âlim’ ismiyle irtibatlandırır: “İlmin her delili, Zât-ı Alîm&#8217;in mevcudiyetine dahi delildir. Sıfat mevsufsuz olması muhal ve imkânsız olmasından bütün hüccetleri Alîm-i Ezelî&#8217;nin vücub-u vücuduna kuvvetli ve gayet kat&#8217;î bir hüccet-i kübradır [büyük bir delildir].”</p>
<p><strong>BEŞ DUYU VE ÖTESİ</strong></p>
<p>İnsanlarda görme, dokunma ve koklama gibi madde ile alakalı beş temel duyu ile beraber şefkat, adalet, şevk ve hatta altıncı his gibi madde ile direk alakası olmayan sayısız duygular vardır. Çevremizi ve varlıkları algılarken genellikle göz ve kulak gibi beş temel duyu organımıza ve onların bağlandığı merkez olan beyine dayanırız. Varlık âlemini madde ile sınırlamanın bir sonucu olarak da beş temel duyuyu maddenin işi, diğer hisleri de maddî etkileşimlerin tezahürleri olarak görürüz. Bu bakış açısının sonucu olarak da her maddî varlık gibi kimyasal elementlerden oluşan insan beynine bir harikalık atfederiz ve beyni anlamaktaki acizliğimizi itiraf ederiz. Aslında bizim anlamadığımız beyin değil, eşyanın hakikatıdır. Beynin müphemliği maddesinden değil, onun tüm turarsızlıklarımızı ve cahilliğimizi içinde sakladığımız kapalı bir kutu olarak kullanılmasındandır.</p>
<p>Mesela görme olayına bakalım. Gözlerimiz açıkken gördüğümüze ve kapalıyken görmediğimize dayanarak hemen ‘görme olayını gerçekleştiren gözdür’ sonucuna varabiliyoruz. Aslında bu sonuç görme için gözlüğe bağımlı birinin gözlüksüz göremediğine dayanarak ‘gören gözlüktür’ demesinden pek de farklı değil. (Kaldı ki rüyada gözlerimiz kapalı olduğu halde gayet net olarak görebiliyoruz). Olaya biraz daha bütüncül bakanlar göz ile beraber görme sinyalini beyindeki görme merkezine ileten sinirleri de dikkate alarak görmenin harika bir tarzda beyindeki görme merkezinde oluştuğunu söylerler. Yani görme oluverir. Beyin burada cahilliğimizi örten siyah bir örtü olarak kullanılmaktadır. Başka bir ifade ile beyin adeta tüm bilgileri yutan ve bilginin bile kaçamadığı bir karadeliğe dönüştürülmüştür. Ancak beyindeki görme merkezi denen şey, görme sinirinin bittiği noktadan başka bir şey değildir. Görme merkezi dâhil tüm beynin temel yapıtaşı ise elementler ve onların da temel yapı taşları elektron, proton ve nötronlardır. Yani bir odun parçasında ne varsa, beyinde de o vardır. Beyindeki yüklü parçacıkların akışından oluşan elektrik akımları ise bir bilgisayar işlemcisindeki elektrik akımından farklı değildir.</p>
<p>Göz ve beynin yapıtaşlarında ‘görme’ diye bir unsur yoktur ve parçalarında olmayan bir şey bütününde de olamaz. Eğer varsa, başka bir yerden geliyor demektir. Göz ve beyin karbon, hidrojen ve oksijen gibi atomlardan oluşur. Aynı atomlardan oluşan bir ekmek parçasının görme kabiliyeti ne kadar ise, göz veya beynin görme kabiliyeti de o kadardır. Göz-sinir-beyin üçlüsünün yapı taşları olan hücrelerde “görme” diye maddî bir unsur yoktur ve dolayesiyle varlığı tecrübelerle sabit olan görme madde-dışı yani mânâdır. O halde kâinatta zaman ve mekân üstü yaygın bir ‘görme’ katmanı vardır ve manevî bir elmas gibi, bu katmandan gelen görme ışınlarını alıp yansıtabilen varlıklar da gören varlıklardır. Bediüzzaman’a göre bu görme âlemi, ‘Basîr’ isminin bir tecellisidir.</p>
<p>Göz veya görme merkezinde bir arıza olunca görmenin olmaması, görmenin kaynağının bu organlar olduğunu göstermez – aynen gözlük bağımlıları için görmenin kaynağının gözlük olmadığı gibi. Yani göz için gözlük ne ise, görme için de göz-sinir-beyin kombinasyonu odur. Öyle görülüyor ki görme merkezi denen şey, bir mânâ olan görme hasiyetinin beyinde yansıdığı veya tecelli ettiği noktadır. Başka bir tabirle, beyindeki görme merkezi, beden ile ruhun görme hasiyetinin kaynak noktasıdır ve maddeden mânâya bir geçiş köprüsüdür.</p>
<p>Keza, parfümler ve tüm güzel kokulu çiçekler yine hidrojen, oksijen ve karbon gibi atomlardan oluşurlar ve bu atomların hiç birinde ‘koku’ diye bir unsur yoktur. Suyun yapısındaki hidrojen atomu ile bir çiçeğin yapısındaki hidrojen tamamen aynıdır ve tüm atomlar elektron, proton ve nötron parçacıklarından yapılmışlardır. O zaman koku çiçeğin veya parfümün neresindedir? Hatta pis kokulu şeyler de aynı temel parçacıklardan oluşurlar. Öyle görülüyor ki koku maddede tezahür eder, madde ile taşınır, ama madde değildir. O halde koku madde-dışı yani manadır ve her molekülün kendine has bir koku alıp yansıtma özelliği vardır. Ancak kokunun kaynağı atomların dizilişi değildir – aynen elmasta pırıltıların kaynağının karbon atomlarını bir kristal tarzında dizilmeleri değil dışarıdan gelen ışığın olması gibi. Burada yanılgının kaynağı Bediüzzaman’ın ‘iktiran’ olarak tabir ettiği iki şeyin beraber gelmesi veya bulunması ve bunların birbirine illet zannedilmesidir. Yani biri gidince ötekinin de gitmesi ve dolayesi ile birinin diğerinin kaynağı olduğu şeklindeki şartlanmadır.</p>
<p>Benzer şeyler tat için de söylenebilir. Mesela elmadan portakala kadar tüm meyveler aynı atomlardan yapılmışlardır. Ama tatların meyvelerdeki atomlarla hiçbir ilgisi yoktur. Yani oksijen ve hidrojenin kendine has bir tadı ve bu iki elementin bileşeni olan suyun da bu karışımı andıran ara bir tadı yoktur. O yüzden hiç kimse organik bir molekülün yapısındaki atomlara bakıp tadını tahmin edemez. Belli ki tat da değişik atom dizilimlerinde değişik şekilde yansıyan – ama atomlarla direk bir irtibatı olmayan – bir manadır ve tat ancak tecrübe ederek bilinebilir. Hayatında ilk defa tuz gören bir kimyacı tuzun yapısındaki atomlara bakarak tuzun birçok kimyasal özelliğini doğru olarak tayin edebilir. Ama tuzun yapısındaki sodyum ve klor atomlarına bakarak tadının nasıl olacağı hakkında hiç bir şey söylüyemez.</p>
<p><strong>ELMAS: MADDESİ ve PIRILTILARI</strong></p>
<p>Elmas deyince akla elmasın malzemesi değil, ona canlılık veren ve gözleri ve kalpleri okşayan cıvıl cıvıl rengârenk büyüleyici pırıltıları gelir. Aslında elmasın temel yapıtaşı siyahlığı ve matlığı ile bilinen ve üzerine düşen ışığın neredeyse tamamını emen (ki sihahlığın sebebi budur) karbon elementidir. Elması baştacı yaptıran şey, kesif olan malzemesinin kıymeti ve miktarı değil, kendisi dışındaki latif bir âlemi (ışık âlemini) içine alıp onun cilvelerini tezahür ettirebilmesidir. O yüzden en kıymetli elmas, büyüklüğü ve ağırlığı en fazla olan değil, saflığı, berraklığı ve kusursuzluğuyla ışığı en güzel bir şekilde yansıtan elmastır. Yani ışığın pırıltılarını en mükemmel şekilde gösteren ve kendisi adeta hiç görülmeyen elmastır. O kadar ki elmasa bakan sadece ışığın sergilediği güzellikler manzumesini görür ve malzemesi olan karbonu hiç farketmez.</p>
<p>Herkes bilir ki elmasın pırıltılarının kaynağı kendi malzemesi değil, dışarıdan gelen ışıktır. Yani gözleri kamaştıran o büyüleyici pırıltılar elmasın yapıtaşı olan karbon atomlarından gelmez; güneş veya lamba gibi dışarıdaki bir ışık kaynağından gelir. Bu, elması karanlık bir odaya götürerek kolayca isbat edilebilir. Görülecektir ki karanlıkta elmasın pırıltılarından hiçbir eser kalmaz, kendisi bile görülemez. Demek elması elmas yapan ve ona şatafat, güzellik ve bir bakıma hayat veren, dışarıdan gelip onda yansıyan ışıktır ve ışıksız bir elmaz ruhu gitmiş ölü bir ceset gibidir.</p>
<p>Elmastan çıkıyor gibi görünen ışğın dışarıdan geldiğini izah etmeye kalkmak, belki malumu ilam etmektir ve abesle iştigal etmek gibi görülebilr. Çünkü bunun aksini iddia edecek kimse yoktur. Fakat herkesin kolayca kabul edebileceği bu basit gözlem, anlaması ve ulaşılması çok zor bazı mühim hakikatlara çıkan merdiven olabilir ve o yüzden önemi büyüktür. Şimdi başlangıç olarak şu soruyu soralım: Eğer dünyada karanlık diye bir şey olmasaydı ve güneş vs gibi ışık kaynakları görülmeseydi, yani her tarafta “yaygın” bir aydınlık olsaydı, acaba artık her zaman parıldıyan elmastan gelen ışığı nasıl izah edecektik? Yine kolayca bu ışığın dışarıdaki görmediğimiz bir kaynaktan geldiğini mi söylüyecektik veya bu parıltıların kaynağının elmasın kendisi olduğunu mu iddia edecektik? İnsanların genelde görüşlerinin kısa olduğu ve olaylara yüzeysel baktığı dikkate alınırsa, bu sefer cevap hiç de kolay değil. Bu durumda biz yaygın bir ışığın farkında bile olmıyacağımız için, muhtemelen nasıl olduğunu anlamasak bile parıldıyan ışıkların elmasın kendisinden geldiğini iddia adecektik ve aksini düşünemiyecektik bile. Böylelikle de “derin” bir yanılgıya düşmüş olacak ve çelişkiler ve çıkmazlarla boğuşup duracaktık. Mesela, tek bir karbon atomunun (veya grafit halinde dizilen birçok karbon atomlarının) ışık vermediğini görecek ve yapıtaşında olmayan bir hasiyetin bütününde nasıl olabileceği temel sorusuna cevap arayacaktık.</p>
<p>Bir kısım araştırmacılar karbon atomunu en ince ayrıntılarına kadar inceleyip ışığın atomun neresinden kaynaklandığını anlamaya çalışırken, ışık vermeyen grafitle ışık veren elmas arasındaki farkın atomlarda değil atomların diziliminde olduğunu gören diğer araştırmacılar da ışığın sırrını atomların kendilerinde değil, dizilimlerinde yani atomlar arası bağlarda arayacaktı. Delil olarak da elmasın şekli ve kesimi değiştikçe verilen ışığın nasıl değiştiği gösterilecekti. Sonunda birbiriyle çelişen ve kafaları karıştıran birçok teoriler kurulacak, bazı teoriler red edilirken bazıları da tutarsızlıklarına rağmen daha iyisi olmadığı için bir süreliğine de olsa kabul görecekti. Ve temel yanılgı içindeki bu araştırmalar “pozitif bilim”, ve bu araştırmaları yapanlar da “biliminsanı” olarak takdim edilecekti. Işığın kaynağını dışarda arama teklifleri ise akılları gözlerine inmiş bu kişiler tarafından “bilimsel olmayan” bir yaklaşım olarak değerlendirilecek ve dikkate alınmıyacaktı. Bu önyargılı yaklaşım, bilimin önünü açmak yerine bir set oluşturacak ve bilimin önünü tıkıyacaktı. Bilim tarihine bakıldığında, bilim dünyasındaki en büyük açılımların “alışılmışın dışında” yaklaşımların sonunda gerçekleştiğini görürüz – Einstein’in bir asır evvel klasik mekaniğin katı kurallarından sıyrılıp izafiyet teorisini kurması gibi.</p>
<p>Yukarıdaki tartışmaların ışığında elması şöyle ifade edebiliriz: Elmas = Karbon + Işık. Yani elması elmas yapan ışıktır, daha doğrusu ışığı içine alıp yansıtabilme özelliğidir. İlginçtir ki elmasın etrafı da ışıkla doludur, ama biz her tarafı kuşatan o ışığı farketmiyoruz bile. Bu görmediğimiz ışık aslında uzay dâhil her tarafta vardır, ama biz ışığın pırıltılarını elmas gibi ışığı alıp yansıtan maddelerde görürüz. O yüzden denebilir ki karbon malzemesinden olan bir şey, eğer ışığı alıp yansıtabiliyorsa elmastır, yoksa grafittir. En harika elmas, ışığı optik bilimi kurallarınca en harika şekilde yansıtandır. Dolayesiyle, elması keserken ve işlerken göz önünde tutulan temel şey ışıktır ve ışığı yansıtma özelliğidir. Iyi bir elmas sanatkârı olmanın birinci şartı da ışığı ve özelliklerini iyi bilmektir.</p>
<p>Görüldüğü gibi, elmasın hakikatı ve göz kamaştıran büyüleyici pırıltılarının sırrı ancak her tarafta yaygın olan ışık âleminin varlığını farkedince ve elmasa karbon ve ışık âlemlerinin uyumlu bir birleşimi olarak bakınca anlaşılır. Bu basit gözlem, varlıkların mahiyetini anlamakta sihirli bir anahtar rolü oynuyacak ve çevremizi algılayışımızı ve yaratılış hakkındaki anlayışımızı derinden etkiliyecektir. Varlıkları temel katmanlarına ayırma yaklaşımı aynı zamanda bilimin önünü açacak ve insanlığın yücelmesinin ve dünyada gerçek bir medeniyetin kurulmasının çekirdeğini oluşturacaktır.</p>
<p><strong>BEDEN ve RUH</strong></p>
<p>Materyalist bakış açısı tüm varlıklar gibi insana da bir madde külçesi olarak bakar ve yaklaşık 100 trilyon hücreden oluşan bildiğimiz beden dışında hiç bir şeyin varlığını kabul etmez. Yani temel yapı taşı olarak bir avuç toprak neyse insan da odur. Insan da tüm maddî varlıklar gibi sırf madde (veya enerji)den oluşur ve fizik kanunlarına tabidir. Zaten determinist felsefenin temel dayanağı da bu bakış açısıdır. Ölüm sonrası bu hücrelerin dağılıp toprağa karışması ile de insan yok olur.<br />
Ölmüş bir insanla canlısı arasındaki her fark – hayat, görme, işitme, akıl, şuur, bilgi, irade, sevgi, haz alma ve ızdırap çekme, hayal etme, rüya görme, benlik, hırs gösterme, cömertlik, san’at anlayışı, adalet hissi ve ebedi yaşama arzusu gibi – madde dışıdır. Madde-dışı ve dolayesi ile zaman ve mekân üstü olan bu sıfatların toplamına mana veya ruh denir. Maddeci bakış açısı bu manayı maddenin etkileşimleri (her ne demekse) sonucu oluşan geçici tezahürler olarak görür. Bediüzzaman ise manayı yani ruhu öz ve esas varlık, maddeyi ise kabuk veya elbise olarak görür. Ölüm, bu gerçek insan varlığının beden kılıfını terketmesidir: “[Ruh] müddet-i hayatta, tedricî cesed libasını değiştiriyor. Mevtte ise birden soyunur. Gâyet kat&#8217;î bir hads ile belki müşahede ile sabittir ki, cesed ruh ile kaimdir.”</p>
<p>Varlığı maddeden ibaret görenler ve dolayesi ile ruhun varlığını reddedenler de beden ile beraber bedene nüfuz eden bir mananın varlığının ve onun madde-üstü özelliklerinin farkındadırlar. Ancak onlar kolaycılığa kaçıp ruhun tercih etmek ve emir vermek gibi tüm özelliklerini beyne vermektedirler. Bunun sonucu olarak da yapısı bir parça etten pek de farklı olmayan beyne idrakte zorlandığımız adeta ilahlık derecesinde bir harikalık vermek zorunda kalmaktadırlar. Beyin aslında bedenin control merkezidir – aynen pilot kabinin bir uçağın koca gövdesinin kumanda merkezi olması gibi. Uçağın tüm parçaları vücuttaki sinir ağı gibi iletkenlerle pilot kabinine bağlıdır ve tüm komutları oradan alır. Ama uçağı sevk ve idare eden kumanda merkezi değil uçağın cinsinden olmayan ve şuur, görme, işitme ve irade gibi uçağın malzemesinde bulunmayan özelliklere sahip olan bir pilottur. Pilotlar greve gidince uçaklardan hiçbir şey eksilmez, ama tüm uçaklar yerde hareketsiz kalır. Pilotun (veya uzaktan kumandalı uçaklarda operatörün) varlığını inkârda ve her harikalığı pilot kabinine vermekte ısrar ederek uçan bir uçağı doğru olarak anlamak ne kadar mümkünse, madde-dışı bir ruhun varlığını inkâr ederek ve hayat, şuur, hayal, görme ve irade gibi madde-üstü her harikalığı kalın duvarlı karanlık bir kap içine doldurulmuş olan beyin maddesine atfederek bir insanı doğru olarak anlamak da o kadar mümkündür.</p>
<p>Maddeden ibaret bir beden olarak bakıldığında, insanın ulaşabileceği en yüksek seviye gelişmiş bir robotluktur. Teknoloji harikası bir robot yürür, belli işleri gayet iyi yapar, emir alır ve gittiği yeri mekanik olarak görür. Hatta mekanik bir sesle kahkaha bile atar. Ama hiçbir şey hissedemez ve yaptığı hiçbir şeyin farkında olamaz. Kütüphane dolusu bilgi yüklü olsa bile ne bildiğini bilemez. Çünkü harika bir işlemcisi olsa bile şuuru yoktur. Aklına aniden birşey gelemez. Başka robotları sevemez veya onlara kızamaz ve onları imha etme planları yapamaz. Güzel bir çiçeği seyredip ondan zevk alamaz, yeni yerler görmeyi arzu edemez. En iyi muziği çalabilir ve bir orkestranın işini görebilir, ama güzel müzik dinlemenin hazzını bilemez. Küçük bir robotu bağrına basıp şefkat gösteremez. Tükettiği bir yakıt veya enerinin tadına varamaz. Başka bir robota acıyıp ona yardım etmeye kalkamaz. Olup biteni kavrayamaz ve iyi haberle sevinip kötü haberle üzülemez. Depresyon nedir bilemez. Bir gün yaşlanıp robot mezarlığına terkedileceğim diye tedirgin olamaz ve uzun yaşama arzusu nedir bilemez. Geçmişi düşünemez ve gelecek hakkında telaş edemez. Hayal kuramaz ve rüya göremez. Başka robotların komik hareketlerine gülemez. Kendisine bir kaç dakikada kitaplar dolusu bilgi yüklenebilir ve bir anda yabancı bir dili öğrenebilir, ama yeni şeyler öğrenmekten zevk alamaz, hayrette kalamaz ve yorum yapamaz. Yeni bilgi üretemez ve insiyatif kullanıp programında olmayan şeyler yapmayı deneyemez. Başka bir robotla iletişim kurabilir, ama zevkli bir his alışverişi olan sohbet yapamaz – en gelişmiş bir elektronik beyne sahip olsa bile.</p>
<p>Yani teknoloji harikası bu robot insanı insan yapan hiçbir özelliğe sahip olamaz. Çünkü bunların hiçbirinin kaynağı madde değildir. İnsan ile insan bedeni harikalığındaki bir robot arasındaki her fark, madde-dışı yani manadır. Ve ışığın elmasa yayılması gibi insanın bedenine nüfuz eden bu manaların tamamı ruhtur. 1998 Fizik Nobel Ödülü sahibi Robert Laughlin bedene nüfuz eden manayı şöyle ifade eder: “Eğer basit bir fiziksel hadise efektif olarak kendisinin gelmiş olduğu daha temel kanunlardan bağımsız olabiliyorsa, biz de olabiliriz. Ben karbonum, ama öyle olmaya muhtaç değilim. Benim yapılmış olduğum atomlara nüfuz eden bir manam var.”</p>
<p>Bediüzzaman’ın dediği gibi beden ruh ile kaimdir, ve bedene kıymet veren de ruhtur. Ruh madde-dışı ve dolayesiyle zaman ve mekan üstüdür, ve fizik kanunları gibi maddenin tabi olduğu hiç bir kısıtlamaya maruz değildir. İnsanın gerçek mahiyetiıni anlamanın başlangıç noktası, içine çakılıp kaldığımız maddeden sıyrılıp nazarları madde ötesine çevirmek olacaktır.</p>
<p><strong>KAPANIŞ – CLOSING</strong></p>
<p>Müsbet ilmin kaynağı gözlemdir. M.Ö. 5. yüzyılda Empedocles tarafından basit gözlemlere dayanarak herşeyin hava, toprak, su, ve ateşten ibaret olduğu ifade edildi ve bu teori yüzyıllar boyunca bilime hükmetti. Ancak 17. yüzyıldan itibaren evrenin yapısının tekrar sorgulanmaya başlanması ve elementlerin keşfiyle ilmî gelişmelerin önü açıldı ve birçok yeni bilim dalları doğdu. Bugün gayet iyi biliyoruz ki her şey 100 küsur elementten oluşur ve her madde bu elementlerin bir kombinasyonu olarak ifade edilebilir. Bu açılım birçok yeni kimyasal bileşenin de keşfini ve modern kimyanın gelişimini beraberinde getirdi.</p>
<p>Günümüz bilim dünyasının da ciddî bir saplantısı, herşeyin kaynağının madde (veya onun eşdeğeri enerji) olduğu önkabulüdür. Bu da bilimde tıkanmalara ve çıkmazlara yol açmaktadır. Bilim dünyası artık fark ve itiraf etmelidir ki maddenin temel yapıtaşı olan parçacık veya enerji dalgasında kuvvet, irade, hayat, şuur, görme, sevgi, güzellik, vs gibi şeyler yoktur ve temel yapıtaşlarında olmayan bütününde olamaz. Varsa (ki vardır) başka bir yerden geliyor demektir. Artık evrenin madde-enerjiden oluşan tek katmanlı olduğu yaklaşımının bırakılıp çok katmanlılık, yani varlıkların madde ile beraber kuvvet, irade, hayat, şuur, görme, sevgi, güzellik, vs gibi birbirinden bağımsız madde dışı yani mânâ katmanlarından oluştuğu görüşü ciddî olarak dikkate alınmalıdır. Bu görüş, müsbet ilmin kaynağı olan gözlemlerle tam uyumludur. Bu katmanların kaynağı ile ilgili felsefik tartışmalar, evrenin büyük patlama öncesi madde-enerjisinin kaynağı ile ilgili tartışmalardan hiç de farklı değildir. Eski Yunan felsefesinde bu katmanların kaynağı Venüs, Eros, ve Themis gibi tanrılara atfedilirdi. Müsbet bilimcilerin genel yaklaşımı ise “üzümünü ye bağını sorma” tarzındadır. Bediüzzaman’a göre ise madde-dışı her özelliğim kaynağı Allah’ın isimleridir. O yüzden semavî dinlerin mensupları için eşyayı anlamak esmayı ve dolayesi ile Allah’ı anlamaktır.</p>
<p>Newton’un bir elmanın düşüşünü sorgulaması, fizikte bir çığır açtı. Burada ifade edilen soruların cevabının etkisi, herhalde daha az olmayacaktır. Yüzyılların getirdiği şartlanma ve önyargıdan sıyrılmayı başarmış sorgulayıcı biliminsanları gözlemleyip göstereceklerdir ki evren bir veya iki değil, çok boyutludur. Ve bu boyutlardan sadece birisi içine çakılıp kaldığımız madde ile alakalıdır.</p>
<p>Elmasın hakikatı, ancak parıltıların karbon atomlarından veya atomlar arası bağlardan değil de elmas dışındaki bir ışık kaynağından geldiği farkedilince anlaşılır. Televizyonun hakikatı, değişik ses ve görüntü yayınlarının aletin içinden değil dışarıdaki onlarca yayın katmanından geldiği görülünce, yani televizyon aletinin yayınların kaynağı değil sadece alıcısı olduğu farkedilince anlaşılır. Eşyanın – bilhassa insanın – da hakikatı, maddedeki hayat, şuur, san’at, ve güzellik gibi onlarca madde-dışı pırıltıların maddenin parçacıklarından değil madde-dışı katmanlardan veya paralel evrenlerden geldiği farkedilince anlaşılacaktır. İnsanlık için gerçek aydınlanma o zaman başlayacaktır.</p>

<!-- google_ad_section_end -->

	Etiket: <a href="http://fatihiraz.net/category/dusunce-iklimi/" title="Düşünce iklimi" rel="tag">Düşünce iklimi</a>, <a href="http://fatihiraz.net/tag/yunus-cengel/" title="Yunus Cengel" rel="tag">Yunus Cengel</a><br />

	<h4>Benzer Yazılar</h4>
	<ul class="st-related-posts">
	<li><a href="http://fatihiraz.net/2008/01/28/ilim-varliklarin-ic-yuzunu-aydinlatan-manevi-isik/" title="İLİM: VARLIKLARIN İÇ YÜZÜNÜ AYDINLATAN MANEVÎ IŞIK (28 Ocak 2008)">İLİM: VARLIKLARIN İÇ YÜZÜNÜ AYDINLATAN MANEVÎ IŞIK</a> (0)</li>
	<li><a href="http://fatihiraz.net/2008/01/27/harfler-aleminde-bir-mana-ziyafeti/" title="HARFLER ÂLEMİNDE BİR MÂNÂ ZİYAFETİ (27 Ocak 2008)">HARFLER ÂLEMİNDE BİR MÂNÂ ZİYAFETİ</a> (2)</li>
	<li><a href="http://fatihiraz.net/2008/03/11/guzellik-ve-fitrata-uygunluk-olarak-adalet/" title="Güzellik ve Fıtrata Uygunluk Olarak Adalet (11 Mart 2008)">Güzellik ve Fıtrata Uygunluk Olarak Adalet</a> (0)</li>
	<li><a href="http://fatihiraz.net/2008/08/04/beyond-the-body-towards-understanding-the-true-nature-of-man/" title="BEYOND THE BODY: TOWARDS UNDERSTANDING THE TRUE NATURE OF MAN (04 Ağustos 2008)">BEYOND THE BODY: TOWARDS UNDERSTANDING THE TRUE NATURE OF MAN</a> (0)</li>
</ul>

]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://fatihiraz.net/2008/08/04/beden-otesi-insanin-mahiyetini-anlamaya-dogru/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Patlayan Kuran değil bina</title>
		<link>http://fatihiraz.net/2008/08/04/patlayan-kuran-degil-bina/</link>
		<comments>http://fatihiraz.net/2008/08/04/patlayan-kuran-degil-bina/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 04 Aug 2008 11:00:25 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Derkenar]]></category>

		<category><![CDATA[Vatan Gazetesi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.fatihiraz.net/?p=944</guid>
		<description><![CDATA[


Mühim bir sorunumuz var. Biz bina yapmasını bilmeyen bir toplumuz. Koca bir millet olarak son 50 yılda bina yapmasını komple unuttuk.
Ne dayanıklı, ne de güzel. Acıklı bir takım üst üste, yan yana hücreler. Ama kesinlikle bina değil.
Mağara devri adamına ver aynı malzemeyi, o da aşağı yukarı bu kadar çirkin ve entipüftü şeyler yapmayı becerir. Bu [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[
<!-- google_ad_section_start -->
<p style="text-align: center;"><a href="http://farm4.static.flickr.com/3073/2730973313_452ee9c9a5.jpg?v=0"><img class="aligncenter" src="http://farm4.static.flickr.com/3073/2730973313_452ee9c9a5.jpg?v=0" alt="" width="500" height="333" /></a></p>
<p>Mühim bir sorunumuz var. Biz bina yapmasını bilmeyen bir toplumuz. Koca bir millet olarak son 50 yılda bina yapmasını komple unuttuk.</p>
<p>Ne dayanıklı, ne de güzel. Acıklı bir takım üst üste, yan yana hücreler. Ama kesinlikle bina değil.<br />
Mağara devri adamına ver aynı malzemeyi, o da aşağı yukarı bu kadar çirkin ve entipüftü şeyler yapmayı becerir. Bu ülke nasıl oldu da bu kadar geriledi insan inanamıyor. Zira çok uzak değil bundan yüz yıl öncesine kadar bu ülke insanı “gerçek” binalar yapmayı beceriyordu. Hem güzel hem dayanıklı olan sivil mimari örneklerinin üç beş arta kalanını memleketin her köşesinde görmek mümkün. Çayelili de yapabiliyormuş, Bursalı da yapabiliyormuş, Mardinli de Konyalı da&#8230; Bu topraklar gerçek bina nedir biliyor yani. Üç kuşak öncesi, zengin değildiyse bile bir görgüye sahipti ve haysiyetli, estetik ve dayanıklı binalar yapabiliyor, yaptırabiliyordu. Başka türlüsü düşünülemiyordu bile.<br />
Ama şimdi tümüyle unutmuş durumda. Sadece 100 yıl içinde 10 bin yıl geri gidebilmiş bir ülkeyiz.</p>
<p>Açıklamalara şiddetle muhtaç bir durum.<br />
Ben açık söyleyeyim apartmanlara zaten ama gökdelenlere falan da güvenmiyorum. Sadece boyu çok uzatılmış gecekondular gibi geliyor bana onlar. Zira ultra modern bir alışveriş merkezinde yağmur yağdığında camlardan içeriye şakır şakır su aktığını görmüş bir insanım ben. Yalıtımda bu kadar özensizlik varsa temelde niye olmasın? Yalıtımı da temeli de aynı adamlar yapıyor, aynı mühendisler denetliyor zira. Planlar pek güzel, pek doğru, pek depreme dayanıklı çizilmiş olabilir (şimdi durduk yerde Mühendisler Odasının protestolarını üzerimize çekmeyelim) ama uygulayan da bakalım o kadar özenli mi?</p>
<p>Kaçak <a href="http://fatihiraz.net/tag/kuran/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Kuran">kuran</a> kursu patladı, 18 yoksul kızcağız öldü, aileleri perişan oldu şimdi millet kaçak <a href="http://fatihiraz.net/tag/kuran/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Kuran">kuran</a> kurslarına taktı.</p>
<p>Takalım tamam ama patlayan <a href="http://fatihiraz.net/tag/kuran/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Kuran">kuran</a> değil ki! Patlayan ne <a href="http://fatihiraz.net/tag/kuran/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Kuran">kuran</a> ne kurs. Patlayan bina. Yani Konyalı da olsa, Çayelili de olsa, Mardinli de olsa Türklerin (ve Kürtlerin) yapmayı beceremedikleri o “şey”. Ne temelini, ne planını, ne tesisatını, ne çatısını, ne giderini, ne fosseptiğini ne bahçesini becerebildikleri o “şey”.</p>
<p>Bundan bir iki hafta önce hatırlarsanız bu ülke köpük faciasını da yaşadı. Otelin birinde birkaç kişi saçma bir tesisat hatası yüzünden hayatını kaybetti. Turizmi sorgulayan oldu mu?</p>
<p>Söz konusu binada diyelim fen dersleri, matematik dersleri ve hatta inkılap tarihi dersleri verilseydi durum değişecek miydi? Matematik öğrencileri hayatını kaybetseydi suçlu matematik mi olacaktı? Çağdaş, laik, demokratik eğitim veren okulların tesisatlarına, temellerine, çatılarına güveniyor musunuz yoksa siz?</p>
<p>“Bu analar babalar nasıl insanlardır, nasıl evlatlarını buraya terk edebilmiş? Bu nasıl bir dini gözü dönmüşlüktür? <a href="http://fatihiraz.net/tag/kuran/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Kuran">Kuran</a> kurslarının hepsini derhal yasaklayalım” diye feveran etmiş bir okur. (Okurlar karışıyor böyle arada..)</p>
<p>Üniversitedeki ilk yılım korkunç barakalarda geçti. Zira binası henüz olmayan üniversiteleri eğitime açmak gibi saçma bir huyumuz vardı. (Halen var mıdır bilmiyorum) Ana binanın inşaatı devam ederken bizleri de barakalara tıkmışlardı. Çok soğuk günlerde aynı kampus içindeki Atatürk Eğitim Fakültesi’nin sınıflarında ders görürdük zira barakalarımıza ısıtma tertibatı yapmak kimsenin aklına gelmemişti. (Burası Antalya ya! Veya bizler kutup ayısıyız ya&#8230;) Biraz daha güvendeyiz derken rüzgarlı bir günde iki sıra arkamdaki kızın başına çerçevesi ve camıyla birlikte komple pencere düşmüştü. Dehşet verici bir şeydi. On on beş dikiş atılmıştı kızın başına. <a href="http://fatihiraz.net/tag/kuran/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Kuran">Kuran</a> kursunda değildik, siyasi bilimler dersindeydik.<br />
Bu durumda ne diyeceğiz? “Bunlar nasıl analar babalardır, bu nasıl bir ‘fenni’ gözü dönmüşlüktür? Üniversitelerin hepsini yasaklayalım” mı?</p>
<p>Resmi veya sivil, okul binalarımız da çok kötü, iş yerlerimiz de çok kötü, evlerimiz de çok kötü&#8230; <a href="http://fatihiraz.net/tag/kuran/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Kuran">Kuran</a> kursu olarak kullanılan bina da tabii ki kötü.</p>
<p>Bina yapmasını bilmeyen toplumlar ilkel toplumlardır. Binalarına bakıp zihni gelişmişlikleri hakkında bir fikir sahibi olabilir insan.</p>
<p>Türkiye topraklarını fazlasıyla gezmiş biri olarak söylüyorum ki manzara feci.</p>
<p>Mutlu Tönbekici - <a href="http://fatihiraz.net/tag/vatan-gazetesi/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Vatan Gazetesi">Vatan Gazetesi</a><br />
04.08.2008</p>

<!-- google_ad_section_end -->

	Etiket: <a href="http://fatihiraz.net/category/derkenar/" title="Derkenar" rel="tag">Derkenar</a>, <a href="http://fatihiraz.net/tag/vatan-gazetesi/" title="Vatan Gazetesi" rel="tag">Vatan Gazetesi</a><br />

	<h4>Benzer Yazılar</h4>
	<ul class="st-related-posts">
	<li><a href="http://fatihiraz.net/2007/10/18/yagmur-duasiyla-alip-veremediginiz-ne/" title="Yağmur duasıyla alıp veremediğiniz ne? (18 Ekim 2007)">Yağmur duasıyla alıp veremediğiniz ne?</a> (1)</li>
</ul>

]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://fatihiraz.net/2008/08/04/patlayan-kuran-degil-bina/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>BEYOND THE BODY: TOWARDS UNDERSTANDING THE TRUE NATURE OF MAN</title>
		<link>http://fatihiraz.net/2008/08/04/beyond-the-body-towards-understanding-the-true-nature-of-man/</link>
		<comments>http://fatihiraz.net/2008/08/04/beyond-the-body-towards-understanding-the-true-nature-of-man/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 04 Aug 2008 10:58:29 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[English Articles and Videos]]></category>

		<category><![CDATA[Yunus Cengel]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.fatihiraz.net/?p=964</guid>
		<description><![CDATA[

Prof. Dr. Yunus Çengel
University of Nevada, Reno
Reno, NV 89557 USA
Conference on God, Man and Mortality from the Perspective of Said Nursi
School of Government and International Affairs
University of Durham, UK
October 20-21, 2008
ABSTRACT
Sciences are based on observation, and progressed by questioning. The biggest obstacle before the advancement of sciences is preconception, and its source is conjunction. A [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[
<!-- google_ad_section_start -->
<p style="text-align: center;">Prof. Dr. <a href="http://fatihiraz.net/tag/yunus/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Yunus">Yunus</a> Çengel<br />
University of Nevada, Reno<br />
Reno, NV 89557 USA</p>
<p style="text-align: center;">Conference on God, Man and Mortality from the Perspective of Said Nursi</p>
<p style="text-align: center;">School of Government and International Affairs<br />
University of Durham, UK<br />
October 20-21, 2008</p>
<p><strong>ABSTRACT</strong></p>
<p>Sciences are based on observation, and progressed by questioning. The biggest obstacle before the advancement of sciences is preconception, and its source is conjunction. A person who is accustomed to seeing two things always together eventually fosters the idea that those two things are parts of each other or one is the source of the other. It is very difficult to break this conditioning and mindset solidly entrenched over time, and to prevent it’s shaping the mind.<br />
We sense many things like beauty, compassion, and even life only when they manifest themselves on matter, and naturally we think matter to be the source of everything. This prejudgment that we grew up with without much questioning still forms the main platform that sciences are built on. In this paper, the current view that the universe and everything in it are made entirely of matter is challenged, and an alternative view that may deeply affect, and even change, our current understanding of beings is proposed. It is reasoned on the basis of observations that all beings are mixtures of matter and non-matter components, and that the universe is made of several non-matter layers in addition to the familiar layer of matter.</p>
<p>When it comes to perceiving our environment and beings, we rely on our five senses that are all related to matter. Therefore, we cannot see things such as the mind and love that have no material existence, and we cannot touch such things either. As a result, we tend to view material things as real beings, and non-material ones (things that have no material existence) as imaginary beings or as reflections of material interactions. Everything we perceive as matter – from subatomic particles to galaxies, from microbes to human beings – is actually a blend of matter and meaning (non-matter). Everything is like some sort of fabric interwoven of matter and meaning fibers. And the thing of essence is the meaning, not the matter. Matter is just a dress or a cover, which enables us to perceive meanings by our five senses. That is, meaning is the kernel, and matter is the shell. As Nursi puts it, “The physical world is but a lace veil strewn over the irradiating worlds of the Unseen,” and “this material and manifest world is but a lace veil strewn over the inner and spirit worlds.” Meaning is beyond time and space; matter is subject to time and space, and therefore the laws of physics.</p>
<p>There are no such things as sight, willpower, life, consciousness, love, and beauty in the basic building blocks of matter, and something cannot exist in the whole if it is not present in its parts. If it does, them it must be coming from somewhere else. The reality of diamond can be understood only when it is noticed that the origin of its glitter is a light source outside, and not the carbon atoms themselves. The reality of beings, especially human beings, shall be understood only when it is realized that the origins of numerous immaterial glitters such as love and life that shine on matter are the numerous immaterial layers, and not the matter itself. In the words of Nursi, “the true reality of things is the Divine Names.”</p>
<p><strong>INTRODUCTION</strong></p>
<p>Despite the major scientific developments in the twentieth century and the fact that this is the age of information, the nature of man continues to be a puzzle. Understanding the past behavior of human beings and predicting their future acts depends on having a good understanding of the human being and the human society which resemble a big human being. If the behaviors of people and societies differ significantly from those predicted and we continue to be surprised, then we are still a long way from knowing the people and societies. In medicine, treatment becomes useless and cannot provide a cure for ailments when the diagnostics is wrong or incomplete. Likewise, in personal and social life, it is not possible to find effective solutions to personal and societal problems unless the nature of man is known correctly. Therefore, the starting point for finding solutions to the problems of people and societies and to provide lasting peace and happiness must be the understanding of the true nature of man. Otherwise, all the solutions offered and prescriptions written are bound to remain useless, and we will continue to be disappointed.</p>
<p>The past century has witnessed major developments in biological sciences, and biotechnology has been one of the locomotives of global economy. As a result, today we know the human body much better and diagnose and treat its ailments much more effectively. We are not far from days when genetically engineered tissues and organs compatible with the genetic code of the person are grown in the labs. But it is not possible to draw the same rosy picture for the human spirit that manifests itself through behavior. That is, the sciences associated with the human body or the material being of people have followed a fast pace and portray a bright future outlook, but the sciences associated with the spirit or non-material being of people lagged behind. This picture shows clearly that sciences associated with the non-material being of people are largely underdeveloped, inadequate, and even invalid. The first thing that needs to be done is to try to understand the true nature of man correctly by stripping off any profound prejudices and misinformation. And this should be done on the basis of careful observations, which is the source of positive sciences, and utilizing the ideas of sharp minded thinkers like Nursi.</p>
<p>The main problem of modern times is the addiction to matter, and the main mix-up is the presumption that the source of everything is matter. This materialistic idea that forms the basis of the current scientific approach is a belief and an ideology rather than science. This approach, which views the human being basically as a bag of matter and looks for the source of the disposition, action, and feelings of people in the interactions of matter, is far from understanding the human being. Darwinistic view asserts that man is an advanced animal species that emerged by evolution following a chain of random events. It is unfortunate that this view is taken under a protective shield by declaring it to be ‘scientific’ while other views are flatly rejected for not being based on observations and thus not being scientific. The highest point humanity can reach on the premise where man is viewed as an animal is the point of ‘happy animal’. And this corresponds to the situation in which the body is in good health and comfort, its entire needs are met, and all its desires are satisfied to the extent possible. The validity of this ‘prescription for happiness’ for human beings is open to discussion on the basis of observations.</p>
<p>When viewed as physical bodies, there is indeed not much difference between human beings and animals. Compared to animals, human beings are much more intelligent, are interdependent, and they trade goods and services to meet their needs. Therefore, the human being is often described as ‘intelligent animal’, ‘social animal’, and ‘economical animal’. Another noticeable difference between animals and human beings is that humans use tools and gather all necessary materials before starting something, which shows imagination. But the difference between people and animals is not limited by the above. For example, a person is concerned with the past as well as the future, and its range of interest and understanding is rather wide to include all times and places. Physically a person can live only at a certain place and in a certain moment. But mentally, emotionally, and in imagination, that person can travel both in time and space with no limitations, can receive pain or pleasure from both the past and the future, and can effectively live in a wide period of time spiritually. Therefore, unlike an animal, while living bodily a heaven-like life, spiritually he or she can be suffering a hell-like torment with the pains of the past life and the fears of the future. Or even when he is quite happy and comfortable, through empathy, the pain of others, especially close ones, can spoil his current pleasure and cause him to weep. In Nursi’s words, “Man is connected with all living creatures, and in this respect is gladdened by their happiness and saddened by their pain. &#8230; A person with conscience who feels sorrow and pity at the weeping of a motherless, hungry child, surely feels pleasure at a mother’s compassion for her child, surely he is pleased and happy.” Animals, on the other hand, do not empathize with their associates in pain, and in general continue to enjoy themselves like nothing has happened.</p>
<p>Materially, a person is just even a point in the world, and the world is a point in the universe. That is, as far as his body is concerned, a person is a mere dot within a dot. But through his meaning or spirit, his non-matter faculties and emotions such the mind, imagination, heart, and talents that encompass everything, he is such a vast being that the enormous earth becomes only a point in his imagination. Both the pain and the pleasure a person receives through his non-matter faculties – depending on their degree of development – are in proportion to their vastness. The magnitude of the difference between a human being and an animal lies not in matter but in non-matter.</p>
<p>As far as physical parts and organs are concerned, there is not much difference among people, and all are basically replicas of each other. Of course there is some difference between the bodily sizes, but the value of a person and the magnitude of the pain and pleasure a person gets in life does not have much to do with the bodily size. The attribute ‘great man’ has no relation to the weight and height of a person. From the point of view of non-physical faculties, however, two people can be worlds apart. For example, while a mother who risks her life for her infant is cheered as a hero of compassion, a person who kills an innocent is booed as a heartless wild beast. While distinguished intellectuals and scholars are given the royal treatment, the common people receive the ordinary treatment. While a person with a high moral character inspires wellness in a community like a medicine, another person filled with greed or revenge can be a poison. In short, the difference between two people can be far greater than the difference between two different species of animals, and this difference is entirely in non-matter qualities rather than matter.</p>
<p>The most striking difference between human beings and animals is in the number of stomachs they have. There is one stomach in animals, but several in human beings. The familiar physical stomach that digests the food we eat when we are hungry is basically the same in both human beings and animals. The foods for this physical stomach are the variety of fruits, vegetables, and dishes that turn the face of the world into an exceptional buffet. All other stomachs in human beings are associated with being a human being, and all are non-matter or meaning. For example, the mind is a stomach, and its food is knowledge. The sense of loving is a stomach, and its food is love. Generosity is also a stomach, and its food is to give or to receive. All stomachs – physical or non-physical – shrink when they are subjected to deprivation. The hunger of all stomachs is pain, and their fulfillment a pleasure.</p>
<p>There is an upper limit for the size of the physical organs that are nourished via the familiar stomach. But for the non-physical organs or faculties, there is no such limit. Sometimes a single emotion like greed or animosity develops so much and establishes such deep roots that it dominates the person. All physical parts of the body are good, and serve a useful purpose. But although goodness is the rule for non-physical organs or faculties, the seeds of both good and bad traits are sawn into the nature of human beings, and only those attributes that are watered and fed with their proper food develop and grow. Others remain dormant like a dry seed. The human body resembles the soil of a garden, and its value depends more on the value of the plants that grow on it rather than the soil itself.</p>
<p><strong>MATTER-BASED AND ATRIBUTE-BASED VIEWS</strong></p>
<p>The materialistic world view maintains that all things, including humans, are meaningless beings that consist of material bodies and are formed following a series of random events starting with the big bang. Nursi, on the other hand, expresses that matter is just a veil spread over existences of meanings, and states that the real existence is the non-matter or meaning. It is not possible to understand the essence of the world of existence by viewing the universe as a pile of ink-tainted paper rather than a book. According to Nursi, true enlightenment is to go beyond the paper and the ink and to understand the inscriptions.</p>
<p>Nursi expressed a striking difference between the view points of materialist philosophy and Qur’anic philosophy in 12th Word by likening the wondrous universe to a Qur’an written with jewelry. In this Risale Nursi talks about the creatures being verses of creation written with the pen of power (matter-energy) on the pages of universe, and states that every being is a meaningful letter on those pages. Also, he stresses the importance of looking at beings on the account of their artist with the perspective of mana-yi harfî (divinely meaningful outlook) and not mana-yı ismî (nominal outlook). According to Nursi, viewing beings from the perspective of mana-yı ismî or on their own account is ignorance rather than enlightenment, and is simply dealing with nonsense.</p>
<p>One of the most fundamental suppositions in sciences is the notion that the origin of everything is matter – an idea that dates back to Stoic times, and is reigned as an unquestionable scientific fact in modern times. Yet, it is remarkable that this notion is never tested, and therefore it is not even scientific. The big bang theory also helped propel this notion of ‘all-material’ universe.<br />
A basic requirement for scientific facts is to be consistent with observed phenomena and the existing scientific evidence, and to pass certain tests. Yet the notion that everything is made of matter and matter alone fails even the simplest test: two identical roses, one of them is smashed to a mud while the other is not, are materially equivalent. But they are very different, all differences like beauty, art, and order being nonmaterial or meaning.</p>
<p>We sense many things – including force, love, and even life – only when they manifest on matter, and naturally we think matter to be the source of everything. This prejudgment that we grew up with without much questioning still forms the main platform that sciences are built on. Nursi has not shown any interest in the one-dimensional view that the universe and everything in it are made entirely of matter (or energy), and criticized those who have. To those who raised the objection &#8220;Who do you think you are to challenge these famous philosophers? You are like a mere fly and yet you meddle in the flight of eagles!&#8221; Nursi has responded by saying “the matter in which they got drowned did not even wet my toes.” According to Nursi, matter-energy is a manifestation of the Divine name “All-Powerful” (‘Kadir’). All non-matter attributes are reflections of other Divine names. For example, life is a manifestation of the Divine name ‘Ever-Living’ (‘Hay’), the character is a manifestation of ‘Divine Individuality’ (‘Ferd’), and utility and purposefulness is a manifestation of ‘All-Wise’ (‘Hakim’).<br />
This way, Nursi relates all beings to Divine Names (‘esma-i ilahiye’) and thus to God: “The reality of the universe and of all beings is based on the Divine Names. The reality of every being is based on one Name or on many. All sciences and arts are also based on and rely upon a Name. The true science of philosophy is based on the Name of All-Wise, true medicine on the Name of Healer, and geometry on the Name of Determiner, and so on. And in the same way that all the sciences are based on and come to an end in a Name, the realities of all arts and sciences, and of all human attainments, are based on the Divine Names. Indeed, one group of the most learned of the saints stated that the Divine Names constitute the true reality of things, while the essences of things are only shadows of that reality. They said too that even only apparently as many as twenty manifestations of the impresses of the Divine Names may be seen on a single living creature.”</p>
<p>Nursi states that all beings are mirrors that reflect the Divine Names of God, and that the mirror that reflects the Names in the brightest and most comprehensive way is the human being. He also invites man to read himself: “Man acts as a mirror to the Divine Names, the imprint of which are upon him. There are more than seventy Names the impresses of which are apparent in man’s comprehensive nature. These have been described to a degree at the start of the Third Stopping- Place of the Thirty-Second Word. For example, through his creation, man shows the Names of Maker and Creator; through his being ‘Most Excellent of Patterns,’ the Names of Most Merciful and All-Compassionate, and through the fine way he is nurtured and raised, the Names of All-Generous and Granter of Favors, and so on; he shows the differing impresses of different Names through all his members and faculties, all his organs and limbs, all his subtle senses and faculties, all his feelings and emotions. That is to say, just as among the Names there is a Greatest Name, so among the impresses of those Names there is a greatest impress, and that is man. O you who considers himself to be a true man! Read yourself! Otherwise it is possible you will be a man who is either animal-like or inanimate!” This expression also explains the often misinterpreted hadith “God has created man in the image of the ‘Most Merciful’” and its Christian counterpart “Man is created in the image of God.”</p>
<p><strong>A NEW LOOK AT BEINGS</strong></p>
<p>To shed some light on non-matter things or meanings, we can conduct some simple mental experiments. Consider, for example, a 100-gram book consisting of 99 grams of paper and 1gram of ink, and compare it to 1 gram of ink randomly spilled over 99 grams of paper. In terms of matter, there is no difference between a 100-gram book and 100-grams of ink-stained papers. If we send those two to a materials analysis lab for tests, both will come back with identical reports for content. Considering that the 100-gram book and 100-gram of inked paper are identical as far as materials is concerned, all differences between those two are related to the meaning only and thus they are non-material. Therefore, what we call “meaning” for a book is everything other than the paper and ink. A book, it appears, is a material being that consists of ink and paper, is visible to the eye, and touchable by the hand. But in reality, what makes the book a book are the meanings in it, and the material being of a book is nothing compared to its meaning, which is the non-material being. As a matter of fact, the e-books whose popularity have increased in recent years and can be recorded on a little space on a CD or a flashcard have neither ink nor paper. It appears like words can be written in any color and reorganized by electric energy converted to light on the face of a screen. It can even be said that what we call a book is a screen, a monitor, a sheath, or a binocular that makes it possible for the meaning to appear on pages.</p>
<p>Another example that will be helpful in understanding the relation between matter and meaning is the rose. Let’s take two roses that are completely identical, and smash one of them until it turns to sludge. Then let’s ask if there is any difference between those two. Most likely, such a question will be considered absurd, and it will be said that a rose cannot be compared to a pile of sludge. However, if the rose and its sludge twin are sent to a chemistry lab for analysis, the lab report will state that materially both are identical. Thus, materially, there is no difference between a rose and the sludge of its smashed twin. But those two are obviously different, and the difference between them is entirely meaning since it is not matter. (I don’t suppose any one will even think of giving a smashed rose instead of an actual rose to a loved one thinking that materially they are the same.) This means, every attribute and quality that the sludge does not have is related to meaning, and the value of rose’s matter is virtually nothing compared to the value of its meaning. In other words, what makes the rose a rose is not its matter, but rather, the meaning that transcends on that matter. Rose is a sort of meaning bearer, and rose is the first thing that comes to mind when one wishes to send pleasant meanings. The person who receives the rose actually receives the pleasant meanings sent, not its matter, and absorbs meanings and rejoices via the senses. Unless, of course, it is received by one who sees nothing other than matter, and is unaware of meaning, like a donkey or a cow. The striking difference between human beings and animals is the hundreds of such feelings and the associated non-material stomachs. In other words, animals have only one stomach whereas humans have hundreds of them, and all but one are associated with meanings. Therefore, living to eat is, in essence, resigning from humanity.</p>
<p>The thing that makes a rose beautiful is obviously not the beauty in its atoms since the nitrogen or hydrogen atom in a rose is completely identical to the one in a smashed rose - just like carbon atoms in graphite and diamond being identical. Since what is not in its parts cannot be in the whole (the conservation law), the beauty of a rose must be emanating from outside rather than its material - just like a diamonds’ fascinating glitter originating from a source of light outside. The special trait of roses and other beautiful things is their ability to receive and reflect this beauty - just like the special trait of diamond being its ability to receive and scatter light in a glamorous way. And this necessitates the existence of widespread beauty and thus a layer of beauty, which has nothing to do with matter (and thus time) in the universe. Even the Ancient Romans and Greeks must have felt this meaning, so they have sanctified this layer as Venus or Aphrodite, “the goddess of love and beauty”.</p>
<p>As the final example, let’s consider a housefly. Like all other living things, the basic building blocks of a fly consist mainly of hydrogen, oxygen, nitrogen, and carbon atoms, which are made up of electrons, protons, and neutrons like all other elements. In other words all beings, dead or alive, consist of atoms (or electrons, protons and neutrons), and the cement holding these basic building blocks together is the force. Now let’s put a dead fly with its live twin side by side, and compare them. Materially, these two flies are identical since no mass is gained or lost by death. Further, if the live fly stands still, it is rather difficult to distinguish it from the dead one. Thus we can say that every difference between the dead and live beings – life, sight, hearing, order, beauty, consciousness, love, etc. – is immaterial and thus meaning.</p>
<p><strong>LIFE</strong></p>
<p>There is no such component as life in the atoms or molecules (or the particles or waves they are made of) that all living organisms are made of. Considering that what is not in the parts cannot be in the whole, life has to be non-matter and thus meaning, and thus it is not subject to the limitation of time and space. Then, there must exist a vast “life” layer in the universe emanating the light of life, and everything that is capable of receiving this light of life – whether it has a material body or not – is alive.</p>
<p>Observations show that the common feature of all living things is to contain water in their bodies. Therefore, the search for extraterrestrial life is conducted by seeking water. But water is not the source of life, and cannot be. This is because there is no such thing as life in a water molecule that consists of two hydrogen and one oxygen atoms, and the claim that water is the source of something that it does not have is absurd, just like the false claims that the diamond is the source of the light it scatters or the television set is the source of images on its screen.</p>
<p><strong>FREE WILL</strong></p>
<p>In the material universe that started with the Big Bang, everything is subject to physical laws, and consequently the actions of all beings – whether alive or not – is predetermined. According to this philosophical view called ‘Determinism,’ there cannot be any such thing as ‘free will’ as this would be a violation of the laws of physics. Besides, there is no such component called ‘free will’ in the building blocks of matter. Yet, the existence of ‘free will’ is a scientific fact since its presence can be observed, demonstrated, and tested. In the inanimate world, the physical laws fully govern, and the reaction of an inanimate being in response to a specific action can be predicted with precision beforehand. But this is not the case for animate beings that possess free will. Even this observation alone is sufficient to shatter the notion of all-mater universe. Also, if it weren’t for the non-matter dimension of free will, the future would have been known with certainty, and people would have been like robots with no consciousness. And they would not be responsible for their acts – like a malfunctioning robot not being held responsible for the damages that it may ha ve caused.<br />
Being bogged down in matter has caused difficulties even for some prominent thinkers. Albert Einstein, for example, became a devoted determinist because of his firm belief in physics, and argued that even human beings cannot have free will: “A person&#8217;s actions were just as determined as those of a billiard ball, planet, or star. … Human actions are determined, beyond their control, by physical and psychological laws. … Everything is determined, the beginning as well as the end, by forces over which we have no contro1. It is determined for the insect as well as for the star. Human beings, vegetables, or cosmic dust, we all dance to a mysterious tune, intoned in the distance by an invisible player.” When the matter is viewed from the ‘Attributes’ point of view, free will will appear as the reflection of the Divine name ‘Mürid’ (‘The One Who Wills]) on living beings that possess consciousness.</p>
<p><strong>PHYSICAL LAWS</strong></p>
<p>Laws and rules are the foundations of order and peace in the entire world, and this is also the case in the universe. For example, if just the law of gravity is relinquished, everything will start flying around, and there will be a complete chaos. The laws in a country reflect the general will of the people that live in that county, and the natural laws in the universe reflect a universal will that rules over the universe. The police force in a county enforces the law, and makes sure that people obide by the laws. In the universe, this is done by natural laws and principles – like the gravitational force ensuring that everything obeys the law of gravity.</p>
<p>Laws are not of matter, and thus they are not subject to limitations of time and space. As such, they rule everywhere, but they are not anywhere. As Einstein put it, “a spirit is manifest in the laws of the universe.” The total obedience of every particle of matter to laws of nature and the manifestation of laws by their appearance in matter perpetuated the presumption that the origin of laws, like the origin of force, is matter. In the basic building blocks of matter (particles or waves), there is no such thing as “law” as a component – just like there is no material component of laws in the bodies of law-obeying people. We can even say that the law of gravity will continue to exist even if all matter in the universe disappears, and Fourier’s law of heat conduction will still apply even if there is no conduction of heat (as in the case of the whole universe being at the same temperature). This is like the income tax law remaining applicable over an entire country even if there is no income generated in a particular year since the law is not part of the income or the people that generate it.</p>
<p>In his book A Different Universe, 1998 Physics Nobel prize recipient Robert Laughlin argues that most physical laws do not have their origins in the microscopic word; rather, they simply emerge or appear in macroscopic world out of nowhere: “The most fundamental laws of physics – such as Newton’s laws of motion or quantum mechanics – are in fact emergent. They are properties of large assemblages of matter, and when their exactness is examined too closely, it vanishes into nothing.” In other words, physical laws do not originate from the matter that they govern; they simply emerge out of nowhere – that is, somewhere other than the material universe. After examining some primitive organizational phenomena such as weather, he asserts “We are able to prove in these simple cases that the organization can acquire meaning and life of its own and begin to transcend the parts from which it is made. What physical science thus has to tell us is that the whole being more than the sum of its parts is not merely a concept but a physical phenomenon. Nature is regulated not only by a microscopic rule base but by powerful and general principles of organization.” “Physical law cannot generally be anticipated by pure thought, but must be discovered experimentally.” These are powerful statements that assert, on the basis of observations, that the whole is more than the sum of its parts made of matter-energy originating from the Big Bang universe. Then the ‘extras’ in the whole must be non-matter or meaning, and must be coming from ‘non-matter universes’ that Nursi labels as ‘Divine Attributes’.</p>
<p><strong>CHARACTER AND DIVINE INDIVIDUALITY</strong></p>
<p>Atoms, which are the basic building blocks of elements, are made up of electrons, protons, and neutrons, and there are over 100 elements in nature – some naturally occurring and some artificially made in labs by fusion. The characteristic difference between these elements is the number of protons in their nucleus. For example, a hydrogen atom contains 1 proton, carbon 6, iron 26, and gold 79. But all protons are the same – just like the grains of rise in a bag. If, when tightly wrapped, 6 grains of rice become a bean instead of a 6-grain rise stack, 26 grains become a corn, and 79 grains become a hazelnut, there is something curious going on. Or, if 6 white men become a single giant black man when tightly wrapped, and he then turns back to 6 white men when the rope is removed… Even more peculiar, if 2 engineers turn into a medical doctor when tightly wrapped, and 3 engineers turn into a lawyer… We will probably give up.</p>
<p>The characters of carbon, iron, and gold are very different from each other, and it is clear that this character does not originate from the protons themselves. This is because the protons possess neither the character of carbon, nor iron or gold. It also appears that it is quite possible to convert carbon or iron into gold – all we need to do is to split the carbon or iron atoms as we split uranium atoms in nuclear power plants, and recombine the released protons into groups of 79.</p>
<p>Similarly, if we mix two hydrogen atoms with one oxygen, this becomes a gas mixture with the properties of both components. But when the hydrogen and oxygen atoms combine with a chemical bond, we obtain “water” with completely different properties. Considering that the force that provides the chemical bond does not possess the properties of water or any other compound, where does the character of compounds such as water come from? It seems that there is common non-matter layer of individualism that is the source of character, and the Name “Divine Individuality” shines on all beings like the sun.</p>
<p><strong>LOVE AND COMPASSION</strong></p>
<p>There is probably no doubt about the presence of love and different kinds and degrees of love in the universe. Nursi even sees love as the core of creation: “Love is the cause of the universe&#8217;s existence. And it is the bond of the universe.” The noblest and the purest of all loves is compassion, which is above all material and non-material interests. The presence of common motherly compassion in the universe is confirmed by observations, and the phrase “mother nature” is an expression of it. Nursi attracts attention to this compassion that exists even in wild animals and turns the attentions to the source of these common glitters of compassion: “[Mercy] makes the hen-birds search out the food and bring it their wingless, frail chicks in the nests at the tops of trees. He subjugates the hungry lions to her cubs, so she does not eat the meat she finds but gives it to them.”</p>
<p>The food for the emotion of compassion is to give and receive compassion; that is, to love and to be loved without any preconditions and without expecting anything in return. Therefore, there is no place for compassion in the materialistic philosophy that is based on material interests and pleasures. At the end, compassion, which is noblest feeling, is confused with the lowly physical attraction or lust, and this mix up is presented as science. Compassion shines the brightest in mothers, and turns them into statues of embodied compassion. Yet there is no such component as ‘compassion’ in the cells, the basic building blocks of living things, and thus compassion must be non-matter or meaning. If something is not originating from the parts, it must be coming from somewhere else. Therefore, there must exist a vast non-material layer of ‘compassion’ in the universe that is beyond time and space, and the most compassionate beings are those who, like a diamond, receive and scatter the rays of compassion emanating from that layer most intensely. According to Nursi, this apparent world of compassion is a reflection of the Divine Name ‘Most Compassionate’: “The existence and reality of a boundless mercy is as clearly apparent in the universe as the light of the sun. As certainly as light testifies to the sun, so this extensive mercy testifies to a Most Merciful and Compassionate One behind the veil of the Unseen.” He also asserts that “The compassion of all mothers is but a flash of the manifestation of Divine Mercy.”</p>
<p><strong>GRATIS GIVING</strong></p>
<p>One of the traits best loved in people is generosity and courtesy. Everyone likes to receive gifts and bounties, and gets a pleasure proportionately. The pleasure has a momentary material dimension, which is also the case for animals, and a timeless non-material dimension that is specific to human beings. For example, the greatest pleasure in a box of chocolate given as a gift is not the temporary pleasure that occurs in the taste buds while eating the chocolate, but rather, the permanent pleasure that occurs in the heart while receiving the gift which carries with it meanings like love, thought, and appreciation, and renews itself as it is remembered and as the memory is stirred with thought. Otherwise, rushing to open the box and attacking the chocolates inside is animalism. A bouquet of roses is probably nothing more than an instant of eating pleasure for a cow. But the same bouquet of roses is an endless pleasure for a human being because of the meanings it carries – although it offers no material pleasure to taste buds. Not being aware of this major dimension of humanity and spending a life time by chasing after temporary physical pleasures as animals do is deprivation and a waste of human traits.</p>
<p>When viewed from a materialistic angle, giving without receiving anything in return is against the interest of the giver, and thus it is a foolish act. And this is totally against the materialist philosophy which views the purpose of life as ‘self interest’ and the basis of relations as ‘mutual interest’. On the surface it looks like the one who gives is at a loss and the one who receives is at a gain. But beneath the surface there is a spiritual pleasure called ‘the pleasure of giving’ that generous people receive as they give. Generosity is one of the noblest feelings in people. The food of this feeling is to give without expecting anything in return. This non-matter stomach nourishes and grows by giving, and it becomes an endless source of pleasure for the person. The pleasure that the giver gets out of this human trait is probably far greater than the sum of the pleasures of the receivers. For people with a well-developed sense of pleasing others or a large stomach of humanity, giving and making others happy, even if it is with a mere pleasant word or a smile, is a source of permanent pleasure and happiness.</p>
<p><strong>KNOWLEDGE</strong></p>
<p>Nursi attracts attention to the ‘knowledge body’ (vücud-u ilmî) of beings, which can be viewed as the luminous matrices of beings interwoven with rays of knowledge, in addition to their material bodies. Observations confirm that from a particle to a galaxy, everything has a non-matter spirit-like robust ‘knowledge body’, and everything appears to be knitted with knowledge (like a biological cell and a cellular phone). A scientific study is merely an attempt to put together the ‘knowledge bodies’ of beings correctly in their entirety. This is done by observing the glimpses of knowledge emanating from beings, and by seeing the authentic form of the ray of knowledge with the mental eye, and describing it for others to see. The mass of a cell, for example, is about one billionth of a gram. But the knowledge that exists in a cell has already filled volumes of books. Therefore, the ‘material body’ of cell is nothing compared to its ‘knowledge body.’ The cell is like the materialized form of knowledge.</p>
<p>The fact that everything is made with knowledge shows that there is a common ‘ray of knowledge’ that penetrates into everything – just like the glitters of light from a diamond showing the presence of a source of light around. But there is no such component as “knowledge” in the basic building blocks of beings. Therefore, knowledge has to be non-matter and thus meaning since there is no doubt about the existence of knowledge and what is not in the parts cannot be in the whole. If something is not originating from the parts, it must be coming from somewhere else. Therefore, there must exist a vast non-material layer of “knowledge” in the universe emanating the light of knowledge. Unlike the ordinary light, this ray of knowledge can be sensed with the non-matter mental eye rather than the ordinary bodily eye. Nursi relates this luminous universe to the Divine Name ‘All-knowing’: “All the evidences for knowledge are evidences also for the existence of the All-Knowing One. Since it is impossible and precluded that there should be an attribute without the one it qualifies, all the proofs of knowledge form a powerful and completely certain supreme proof of the Pre-Eternal All-Knowing One’s necessary existence.”</p>
<p>THE FIVE SENSES AND MORE</p>
<p>In addition to the five senses like sight, touch, and smell that are related to matter, people have countless senses such as justice, motivation, and even the sixth sense that are not related to matter directly. When we perceive the environment and beings, we usually rely on the five primary sensory organs like the eye and the ear, and the brain which is the center all five sensory organs are connected to. As a result of limiting the world of existence to matter, we tend to view the five senses as the making of matter, and other senses as the manifestations of interactions of matter. As a result, we call the brain the ‘miracle organ’, and admit that we understand little about the operation of this amazing organ. Actually, what we don’t understand is the truths of beings, and not the brain. The mystery of the brain is not due to its matter, but rather, its use as a black box in which we hide all our inconsistencies and ignorance.</p>
<p>Now let us consider the process of seeing. Based on the simple observation that we see when our eyes are open and don’t see when they are closed, we quickly draw the conclusion that ‘it is the eye that sees’. But this is no different than for a person that depends on glasses for sight and sees only with glasses to say that ‘it is the glasses that see’. (Besides, we can see in our dreams quite clearly wiht our eyes closed). Those who take a more wholistic approach also consider the nerves that transmit the signal to the vision center in the brain, and claim that seeing occurs in a wondrous way at the vision center in the brain. That is, seeing just happens out of nowhere. Here the brain is used as a black curtain to cover up our ignorance. In other words, the brain is turned into a black hole that gobbles up information and does not allow even information to escape. But what is called the ‘vision center’ in the brain is nothing more than the end-point of the sight nerves coming from the eyes. The basic building blocks of the entire brain, including the vision center, are simply the elements, or their components electrons, protons, and neutrons. That is, whatever is in a wood is also what is in the brain. And the electric signal that occurs in the brain as a result of the flow of the charged particles is no different than the electric current in the processer of a computer.<br />
There is no such component as ‘eyesight’ in the atoms or molecules of the eyes and the brain, and what is not in the parts cannot be in the whole. If it is, then it must be coming from somewhere else. Eye and brain consist of atoms like carbon, hydrogen, and oxygen. The seeing ability of the eye and the brain is no more than that of a slice of bread which is made off basically the same atoms. The cells that make up the eye-nerve-brain trio does not contain a material component called ‘eyesight’, and thus vision – whose existence is undeniable – must be non-matter and thus meaning. Then, there must exist a vast “vision” layer in the universe, which is beyond time and space, emanating the light of vision, and like a diamond, everything capable of receiving this light of vision is a seeing being. According to Nursi, the immaterial vision world is a manifestation of the Divine name ‘All-Seer’ or ‘Basîr’.</p>
<p>The loss of eyesight when a fault develops in the eye or the vision center of the brain does not show that these organs are the source of vision – just like the glasses not being the source of vision for wearers of glasses. That is, the eye-nerve-brain combination for eyesight is what glasses are for the eye. It seems like what is called the ‘vision center’ is simply the manifestation point of the immaterial eyesight attribute in the brain. In other words, the vision center in the brain is the welding spot of the body and the sense of seeing of the spirit, and the cross over from matter to non-matter.<br />
Likewise, all perfumes and nice-smelling flowers are made of atoms like hydrogen, oxygen, and carbon, and there is no ‘smell’ component in any of these atoms. The hydrogen atom in water is the same as that in a flower, and all atoms are made of electrons, protons, and neutrons. Then we should ask, ‘where in the perfume or flower is the smell?’ Interestingly, even the bad-smelling things are made of the same atoms. It seems like smell manifests itself on matter, is transmitted with matter, but it is not matter. Therefore, smell must be non-matter or meaning, and each molecule has a certain ability to receive smell and to reflect it. But the source of smell is not the arrangement of the atom – just like the source of the glitter of a diamond being the light coming from outside and not the arrangement of carbon atoms in a crystalline form. The cause of deception here is what Nursi calls conjunction (‘iktiran’), which is the emergence of two things together and thinking that one cannot be without the other. That is, when one of them goes so does the other, and thus a person is conditioned to think that one is the source of the other.</p>
<p>Similar things can also be said about taste. For example, all fruits from oranges to apples are made of the same atoms. But the taste has nothing to do with the atoms in the fruits. That is, oxygen or hydrogen does not have a particular taste of their own, and water, which is a compound of these two elements do not have an intermediate taste that will resemble us this mixture. Therefore, no one can predict the taste of an organic molecule by looking at the atoms in its structure. It appears that taste is also a meaning that reflects differently on different arrangement of atoms – yet independent of the atoms themselves – and the taste of a substance can only be known by experimenting. A chemist who comes across salt for the first time in his life can predict many chemical properties of the salt by examining its atomic structure. But he cannot say anything about its taste by simply examining the sodium and chlorine atoms that make up the salt.</p>
<p><strong>DIAMOND: ITS MATTER AND GLITTER</strong></p>
<p>What the word “diamond” brings into one&#8217;s mind is not the material of it, but its lively colorful, enchanting glitter that flatters the eyes and the hearts. In fact, the basic structural element of diamond is carbon, which is known by its matte black color, absorbing almost the entire light incident on it (and thus the black color). The reason behind diamond’s charm is not the value or the amount of its dense material, but its ability to take in a translucent world (the world of light) outside and to scatter its rays. Thus, the most precious diamond is not the largest and the heaviest one, but rather the one with highest clarity, purity, and perfection and thus the one with the best light scattering ability. That is, it is the diamond that exhibits the glitter of light best while remaining virtually invisible to the point that one who looks at the diamond sees only the array of fascinating beauty displayed by light and not notice its raw material carbon.</p>
<p>Everyone knows that the source of a diamond’s fascinating glitter is not its material, but the light that comes from an external source. That is, those captivating glitters are not emanating from the carbon atoms, the building blocks of diamonds, but from an external source like the sun or a lamp. This can easily be proved by taking the diamond into a dark room. It will be observed that all the glitter will disappear and even the diamond itself can no longer be seen. It appears that what makes the diamond a diamond and gives the diamond its beauty, charm, and fascination is the light incident on it. A diamond without the light is like a dead corpse without the soul.</p>
<p>Attempting to explain that the source of light that seems to be coming off the diamond is something external may be stating the obvious and may even look ridiculous since no one would claim otherwise. However, this simple observation is of great importance since it may serve as a ladder to climb to important phenomenon that is hard to reach. To begin with, let’s ask the following question: If there existed no darkness in the universe, and light sources such as the sun weren’t visible – that is, there existed abundant light everywhere all the time – how would we explain the light constantly coming off the diamond which would shine continually? Would we still easily say that the light comes from an external source that we cannot see, or would we claim that the source of those charming glitters is the diamond itself? Considering how shortsighted people are in general and how they take things at face value, the answer is not going to be that easy this time. In this case, since we wouldn’t be aware of an all-encompassing spread-out light layer, we would have claimed that those glittering lights come from the diamond itself without a second thought, even if we do not understand how. And in so doing, we would have fallen into a deep illusion and constantly struggle with dilemmas and deadlocks. For example, we would see that a single carbon atom (or a group of carbon atoms arranged as graphite) does not glitter, and would seek answer to the fundamental question “how can a feature that does not exist in its basic structural elements, exist in its whole?”</p>
<p>While some of researchers examine the carbon atom in its finest detail and try to understand where in the atom the light originates, others who realize that the light-emitting diamond and non-emitting graphite differ not in the atoms but in